Suç İşleyen Parti Kapatılır
Uzun zamandan beri AKP`yi uyaran Yargıtay Başsavcısı en sonunda "laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiği gerekçesiyle"
parti hakkında kapatma davası açmıştır. Bu, onun bir görevidir. Yasalarımıza göre bu davayı açmadığı takdirde görevi savsaklama suçunu işlemiş sayılacaktır.
M. İskender ÖZTURANLI
"Din ve mezhep hiçbir zaman politika aracı olarak kullanılamaz." "Dini devlet işlerinde kullanan bir siyaset adamı, en büyük alçaklığı yapar."
Bu tümceler büyük devlet adamı Atatürk `ündür. Ve bunları yaşamı boyunca uygulamaya çalışmış, Türk ulusuna laik bir devlet armağan etmiştir.
Ne var ki Atatürk`ten sonra gelen siyasetçiler, din ve mezhebi politikaya karıştırmak suretiyle anayasal suç işlemekten çekinmemişlerdir.
Refah Partisi ve Fazilet Partisi böyle yaptıkları için Anayasa Mahkemesi`nce kapatılmıştır. Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan , o günlerde kendisinin ilkel davranışlarını görmezlikten gelerek "parti kapatmanın ilkellik" olduğunu, "çağdaş dünyada parti kapatmanın söz konusu olmadığını" söylemiştir. Ne yazık ki oradaki partilerin suç işlemedikleri için kapatılmadıklarının ayrımında değildir.
Çağdaş hukuka göre nasıl bir kişi suç işlediği zaman cezalandırılıyorsa, bir parti de anayasa ve yasalara aykırı davrandığı takdirde cezalandırılabilir. Dünyanın hiçbir yerinde partilerin suç işleme özgürlüğü yoktur.
Aynı yıllarda Refah Partisi hakkında kapatma davası açılması üzerine o günün İstanbul Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan , şöyle konuşuyordu: "Sonu ölümle noktalanacak bir maratonun koşucularıyız." Ve şunları da ekliyordu sözlerine: "Bir parti bakkal dükkânı gibi kapatılamaz. Eğer kapatılırsa, önce altı buçuk milyon kişiyi gömecek bir kabristanın bulunması gerekir... Biz, ölmeye hazır olan davanın neferleriyiz." Refah Partisi kapatıldı, ama Erdoğan`ın gıkı çıkmadı.
Çünkü Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme, yargı organlarını, tüm özel ve tüzelkişileri bağlayan temel hukuk kurallarıydı. Hukuk devletini ve hukukun üstünlüğünü kabul eden devletler, Anayasa Mahkemesi`nin kararlarını da benimsemek zorundaydılar.
Yargısal saldırı
Uzun zamandan beri AKP`yi uyaran Yargıtay Başsavcısı en sonunda "laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiği gerekçesiyle" parti hakkında kapatma davası açmıştır. Bu, onun bir görevidir. Yasalarımıza göre bu davayı açmadığı takdirde görevi savsaklama suçunu işlemiş sayılacaktır. Kuşkusuz dava açma, karar verme değildir. Başsavcı Anayasa Mahkemesi`ne 162 sayfalık bir iddianame sunmuştur. İddianamede tüm suçlar birer birer sıralanmıştır. Yüksek Mahkemece dosya incelendikten ve taraflar dinlendikten sonra karar verilecektir. Ne var ki Başbakan ve kurmayları iddianamenin tek satırını bile okumadan, yanıt yerine savcıyı suçlamaya kalkmışlardır.
Önce AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Fırat , davanın açıldığı gün "Yargıtay Başsavcısı`nın açtığı kapatma davasının hedefinin AK Parti değil, Türk demokrasisi ve millet iradesi" olduğunu söylemiştir. Bir gün sonra da Erdoğan, Siirt`te yaptığı konuşmada açılan davanın "milli iradeye karşı atılmış bir adım" olduğunu yineleyerek, davanın bir "ayıp ve garabet" oluşturduğunu belirtmiştir.
Bilindiği gibi öteden beri gerek Başbakan, gerekse yandaşları cumhuriyet savcılarının kendileri hakkında açtıkları davaları ve mahkemelerin aleyhlerine verdiği kararları kıyasıya eleştirmişler, ama lehlerine olan kararları göklere çıkarmışlardır. Sonra da hiç çekinmeden hukuk devletinden söz edebilmişlerdir.
Terimleri çarpıtma
Ayrıca Sayın Erdoğan, "milli iradeyle milli egemenliği" birbirine karıştırmaktadır. Beş yıldan beri de ulusal mutabakat sonucunda türban yasağının kaldırılabileceğini söylemektedir. Ama 22 Temmuz seçimlerinde oyların yüzde 46.6`sını aldığı için her şeyi yapabileceği düşüncesiyle ulus iradesinden söz ederek türban sorununu kendi gücüyle çözmeye kalkışmıştır.
Ulus iradesiyle ulus egemenliğinin başka başka kavramlar olduğunu anlayamamıştır. Oysa ulusal irade, ulusal egemenlik değildir. Ulusal irade, bir ya da birkaç partiye anayasa ve yasalar çerçevesinde ülkeyi yönetmesi için verilen bir yetkidir.
Ulusal egemenlik ise ulusun tükenmeyen gücüdür. Ulusal iradenin sınırlı bir gücü, ulusal egemenliğin sınırsız gücü vardır.
Ulusal irade yeni bir anayasa yapamaz, ama ulusal egemenlik yapabilir. AKP iktidarı bu ayrımı anlayamadığı için, önce yeni ve renksiz bir anayasa ile türbanı serbest bırakacağını sanmıştır.
Ne var ki ulusun çeşitli kesimlerince 1982 Anayasası`nın değişmez ve değiştirilmesi önerilemez maddeleri kendisine hatırlatılınca duraklamak zorunda kalmıştır. Çünkü okullardaki ve kamu alanındaki türban yasağı laiklik ilkesine dayanmaktadır.
Tüm mahkeme kararları bu gerçeği vurgulamıştır. Türbanın yeni bir anayasa ile serbest bırakılamayacağı anlaşılınca başka yollar aranmaya başlanmış, ama olumlu bir formül bulunamamıştır.
En sonunda yeni anayasa bir yana bırakılarak, MHP`nin de desteği sonucunda 1982 Anayasası`nın 10. ve 42. maddeleri değiştirilmek suretiyle amaca ulaşılmak istenmiştir. Konu Anayasa Mahkemesi`ne götürülmüştür. Nasıl bir karar çıkacağı henüz belli değildir.
Sonuç
Kapatma davasının açılması üzerine AKP kurmayları yaylım ateşe geçmişler ve Başsavcı`yı acımasızca suçlamaya, hatta yargıya da dil uzatmaya başlamışlardır.
Bu arada başta Cumhurbaşkanı olmak üzere birçok siyaset adamı "açılan davanın vahim siyasal sonuçlar doğuracağını" söylemişlerdir, söylemektedirler. Aynı zamanda "demokratik ve ekonomik istikrarın bozulacağını" ileri sürmüşlerdir.
Oysa yargının görevi olayın hukuka uygun olup olmadığını saptamaktır.
Yargı siyasal sonuçla ilgilendiği takdirde, yargı olmaktan çıkar ve siyasallaşır. Olayların vahim siyasal ve ekonomik sonuçlar doğuracağını düşünmek yargının değil, siyasetçinin sorumluğundadır.
Böyle bir davanın açılması demokrasimiz için iyi olmamıştır.
Ne var ki demokrasi de kendini savunmak zorundadır ve savunmaktadır. Bu nedenlerle başta siyasetçiler olmak üzere Anayasa Mahkemesi`nin kararını sükûnetle beklemek hepimizin başta gelen görevidir, görevi olmalıdır. |