ANASAYFA | OYUNLAR | YEMEK TARIFLERI | Magazin Haberleri | FIKRALAR | BIYOGRAFILER | HIKAYELER | FORUM

ARA :    |   Faydalı Bilgiler  Makale EKLE

Sıralama :  A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z -

 
Genel  Bilgisayar  Sağlık  Bilim  Dini Bilgiler  Msn Messenger Yardim  Windows Live Messenger Yardım  Kişisel Gelişim  Google  PHP  ASP  Web Tasarım  HTML  Photoshop  CSS  Java Script  Java - JDBC   XML  Corel Draw  MYSQL  Webmaster  Internet  Güvenlik  Bilgisayar ve Donanım Dersleri  Arama Motorları (SEO)  PHP-NUKE  Joomla  Oracle  SQLServer  Kültür ve Sanat   Müzik   Sinema   Edebiyat / Kitap   Müze   YAŞAM   SPOR   Eğitim   Otomobil   Genç  FotoGaleri  Galeri video ve Analiz  Galeri Haber  FotoGaleri Sıcak ve Yaşam haberleri  Tüm İcatlar ve keşifler  Bunları Biliyormuydunuz  Sizllerden ve Bizden Gelenler Güncel Haber  rüya tabirleri Sözlüğü  Mizah  Kuraldışı Yaşamak  Tarihte Bugün  imsakiye iftar ve sahur vakitleri  Erkek ve kadın ilişkileri  Birazda Gülelim  Alternatif Tarih  Başarı Öyküleri  Gölgelerden Aydınlığa   
Cumhuriyet
Cumhuriyet









CUMHURİYET`TEN OKURLARA


İBRAHİM YILDIZ


Cumhuriyet`in Gücü


İmtiyaz Sahibi ve Başyazarımız İlhan Selçuk `un sabaha karşı evine yapılan baskınla gözaltına alınışı gündemin ilk sırasına oturmuştur.


Toplumun her kesiminden yoğun bir tepki gören bu gözaltı biçimine gazetelerin yaklaşımı da farklı olmuştur.


Cumhuriyet gazetesi çalışanları ve okurlarının sergilediği tutum ve alınan sonuç gazetenin toplum içindeki saygınlığını göstermiştir.


Bilindiği gibi Cumhuriyet gazetesi gücünü bağımsızlığından ve okurundan almaktadır.


İstanbul başta olmak üzere bürolarımızın bulunduğu kentlerde okurlarımız yaşadığımız sıkıntılı günlerde bizi yalnız bırakmamıştır.


Örneği olmayan okur dayanışması gazete çalışanlarına güç vermiştir.


Gözaltı haberinin duyulduğu ilk saatlerden itibaren gazetemize gelen, sabahlara dek yanımızda yer alan okurlarımıza, dostlarımıza, siyasi parti temsilcilerine, meslek örgütlerine ve sivil toplum gönüllülerine gazete çalışanları olarak teşekkür borcumuz var.


***


Geçmişte sıkça sıkıntısını çektiğimiz kutuplaşmanın bir başka örneğini bugün medyada yaşıyoruz.


Olaylar karşısında bizden olan-olmayan ayrımı gazete manşetlerine ve yorumlarına yansımaktadır.


Tehlikeli yöneliş ve tutumların ülkeye vereceği zararın bilinmesi gerekir.


Medyanın bu tutumuna siyasi iktidar da önayak olmaktadır.


Panik havasında, çeşitli paranoyalardan kurtulmanın tek yolu olaylar karşısında sağduyulu olmaktır.


Ülkeyi yönetenlerin, birliği, bütünlüğü ve dirliği sağlaması için çaba göstermesi önemlidir.


Korku salma yöntemleri iç huzursuzluğu arttırır.


Her yurttaş hukuk devletinin güvencesini hissetmeli ve öyle yaşamalıdır.


Karanlık dönemlerde, dikta rejimlerinde görülen uygulamaların AB`ye aday bir ülkede yaşanması kabul edilemez.


Türkiye, bizden olan ve olmayanlar ikileminden kurtulmalıdır.


Demokratik yargının temellerini sarsmak bu ülkeye yapılacak en büyük haksızlıktır.


Hırs ve öfkeyi frenlemezsek tehlikeli noktalara sürüklenir, hukuk dışı uygulamalara prim vermiş oluruz.


Yaşadığımız bu sıkıntılı süreçte başta da belirttiğimiz gibi sağduyudan uzaklaşmayalım.


İyi haftalar...


__________________________________________________________________________________________________


Suç İşleyen Parti Kapatılır


Uzun zamandan beri AKP`yi uyaran Yargıtay Başsavcısı en sonunda "laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiği gerekçesiyle"


parti hakkında kapatma davası açmıştır. Bu, onun bir görevidir. Yasalarımıza göre bu davayı açmadığı takdirde görevi savsaklama suçunu işlemiş sayılacaktır.


M. İskender ÖZTURANLI


"Din ve mezhep hiçbir zaman politika aracı olarak kullanılamaz." "Dini devlet işlerinde kullanan bir siyaset adamı, en büyük alçaklığı yapar."


Bu tümceler büyük devlet adamı Atatürk `ündür. Ve bunları yaşamı boyunca uygulamaya çalışmış, Türk ulusuna laik bir devlet armağan etmiştir.


Ne var ki Atatürk`ten sonra gelen siyasetçiler, din ve mezhebi politikaya karıştırmak suretiyle anayasal suç işlemekten çekinmemişlerdir.


Refah Partisi ve Fazilet Partisi böyle yaptıkları için Anayasa Mahkemesi`nce kapatılmıştır. Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan , o günlerde kendisinin ilkel davranışlarını görmezlikten gelerek "parti kapatmanın ilkellik" olduğunu, "çağdaş dünyada parti kapatmanın söz konusu olmadığını" söylemiştir. Ne yazık ki oradaki partilerin suç işlemedikleri için kapatılmadıklarının ayrımında değildir.


Çağdaş hukuka göre nasıl bir kişi suç işlediği zaman cezalandırılıyorsa, bir parti de anayasa ve yasalara aykırı davrandığı takdirde cezalandırılabilir. Dünyanın hiçbir yerinde partilerin suç işleme özgürlüğü yoktur.


Aynı yıllarda Refah Partisi hakkında kapatma davası açılması üzerine o günün İstanbul Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan , şöyle konuşuyordu: "Sonu ölümle noktalanacak bir maratonun koşucularıyız." Ve şunları da ekliyordu sözlerine: "Bir parti bakkal dükkânı gibi kapatılamaz. Eğer kapatılırsa, önce altı buçuk milyon kişiyi gömecek bir kabristanın bulunması gerekir... Biz, ölmeye hazır olan davanın neferleriyiz." Refah Partisi kapatıldı, ama Erdoğan`ın gıkı çıkmadı.


Çünkü Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme, yargı organlarını, tüm özel ve tüzelkişileri bağlayan temel hukuk kurallarıydı. Hukuk devletini ve hukukun üstünlüğünü kabul eden devletler, Anayasa Mahkemesi`nin kararlarını da benimsemek zorundaydılar.


Yargısal saldırı


Uzun zamandan beri AKP`yi uyaran Yargıtay Başsavcısı en sonunda "laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiği gerekçesiyle" parti hakkında kapatma davası açmıştır. Bu, onun bir görevidir. Yasalarımıza göre bu davayı açmadığı takdirde görevi savsaklama suçunu işlemiş sayılacaktır. Kuşkusuz dava açma, karar verme değildir. Başsavcı Anayasa Mahkemesi`ne 162 sayfalık bir iddianame sunmuştur. İddianamede tüm suçlar birer birer sıralanmıştır. Yüksek Mahkemece dosya incelendikten ve taraflar dinlendikten sonra karar verilecektir. Ne var ki Başbakan ve kurmayları iddianamenin tek satırını bile okumadan, yanıt yerine savcıyı suçlamaya kalkmışlardır.


Önce AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Fırat , davanın açıldığı gün "Yargıtay Başsavcısı`nın açtığı kapatma davasının hedefinin AK Parti değil, Türk demokrasisi ve millet iradesi" olduğunu söylemiştir. Bir gün sonra da Erdoğan, Siirt`te yaptığı konuşmada açılan davanın "milli iradeye karşı atılmış bir adım" olduğunu yineleyerek, davanın bir "ayıp ve garabet" oluşturduğunu belirtmiştir.


Bilindiği gibi öteden beri gerek Başbakan, gerekse yandaşları cumhuriyet savcılarının kendileri hakkında açtıkları davaları ve mahkemelerin aleyhlerine verdiği kararları kıyasıya eleştirmişler, ama lehlerine olan kararları göklere çıkarmışlardır. Sonra da hiç çekinmeden hukuk devletinden söz edebilmişlerdir.


Terimleri çarpıtma


Ayrıca Sayın Erdoğan, "milli iradeyle milli egemenliği" birbirine karıştırmaktadır. Beş yıldan beri de ulusal mutabakat sonucunda türban yasağının kaldırılabileceğini söylemektedir. Ama 22 Temmuz seçimlerinde oyların yüzde 46.6`sını aldığı için her şeyi yapabileceği düşüncesiyle ulus iradesinden söz ederek türban sorununu kendi gücüyle çözmeye kalkışmıştır.


Ulus iradesiyle ulus egemenliğinin başka başka kavramlar olduğunu anlayamamıştır. Oysa ulusal irade, ulusal egemenlik değildir. Ulusal irade, bir ya da birkaç partiye anayasa ve yasalar çerçevesinde ülkeyi yönetmesi için verilen bir yetkidir.


Ulusal egemenlik ise ulusun tükenmeyen gücüdür. Ulusal iradenin sınırlı bir gücü, ulusal egemenliğin sınırsız gücü vardır.


Ulusal irade yeni bir anayasa yapamaz, ama ulusal egemenlik yapabilir. AKP iktidarı bu ayrımı anlayamadığı için, önce yeni ve renksiz bir anayasa ile türbanı serbest bırakacağını sanmıştır.


Ne var ki ulusun çeşitli kesimlerince 1982 Anayasası`nın değişmez ve değiştirilmesi önerilemez maddeleri kendisine hatırlatılınca duraklamak zorunda kalmıştır. Çünkü okullardaki ve kamu alanındaki türban yasağı laiklik ilkesine dayanmaktadır.


Tüm mahkeme kararları bu gerçeği vurgulamıştır. Türbanın yeni bir anayasa ile serbest bırakılamayacağı anlaşılınca başka yollar aranmaya başlanmış, ama olumlu bir formül bulunamamıştır.


En sonunda yeni anayasa bir yana bırakılarak, MHP`nin de desteği sonucunda 1982 Anayasası`nın 10. ve 42. maddeleri değiştirilmek suretiyle amaca ulaşılmak istenmiştir. Konu Anayasa Mahkemesi`ne götürülmüştür. Nasıl bir karar çıkacağı henüz belli değildir.


Sonuç


Kapatma davasının açılması üzerine AKP kurmayları yaylım ateşe geçmişler ve Başsavcı`yı acımasızca suçlamaya, hatta yargıya da dil uzatmaya başlamışlardır.


Bu arada başta Cumhurbaşkanı olmak üzere birçok siyaset adamı "açılan davanın vahim siyasal sonuçlar doğuracağını" söylemişlerdir, söylemektedirler. Aynı zamanda "demokratik ve ekonomik istikrarın bozulacağını" ileri sürmüşlerdir.


Oysa yargının görevi olayın hukuka uygun olup olmadığını saptamaktır.


Yargı siyasal sonuçla ilgilendiği takdirde, yargı olmaktan çıkar ve siyasallaşır. Olayların vahim siyasal ve ekonomik sonuçlar doğuracağını düşünmek yargının değil, siyasetçinin sorumluğundadır.


Böyle bir davanın açılması demokrasimiz için iyi olmamıştır.


Ne var ki demokrasi de kendini savunmak zorundadır ve savunmaktadır. Bu nedenlerle başta siyasetçiler olmak üzere Anayasa Mahkemesi`nin kararını sükûnetle beklemek hepimizin başta gelen görevidir, görevi olmalıdır.


 

_______________________________________________________________________________________________________________________


AÇI


MÜMTAZ SOYSAL


İmaj


FİKRET BİLÂ o gün "Seksen yaşını aşmış bir yazarın sabaha doğru evinden götürülmesi AB`yle müzakere eden ülke konumuyla övünen Türkiye`nin imajını hem iç hem dış kamuoyunda zedeleyecek bir durumdur" diye yazmıştı.


Dil, ne tuhaf bir canlı: Türkçede işaret ya da belirti anlamına gelen "im" sözünden yararlanarak oluşturulan "imge" sözcüğü fizik biliminin "optik" dalını iyi anlatmakta işe yarıyor da, sıra zihinlerdeki genel izlenimleri anlatmaya gelince Batı dillerinden alınma "imaj" sözcüğü devreye giriyor. Batı`daki imajımıza çok düşkünüz. Kendimizi en çok üzen ve derinden düşündürmesi gereken olaylarda bile aklımıza hemen dıştaki imajımızın zedelenmesi gelir.


Niçin?


Çünkü, o imajımızın zaten hayli kötü olduğunu bildiğimiz ve düzeltmek uğruna hep çırpınıp durduğumuzdan, bir rektör, bir parti genel başkanı ve bir yazarın gözaltına alınış tarzındaki hoyratlık, imaj düzeltme konusundaki çırpınışımızın beyhudeliğini anımsatıyor da ondan.


"Genlerimizde kötü bir şeyler var da acaba ondan mı yaptıklarımız hep hakkımızdaki imajla örtüşüyor?" diye düşünmekten kendimizi alamadığımız zaman özgüvenimizi sarsan bir durumla burun buruna gelmiş oluyoruz.


Aynada kendini çirkin görmek gibi bir şey.


Oysa, çirkinleştiğinizi hissettiğiniz anlarda aynaya bakmaya sizi zorlayan kimse yoktur. Üstelik, buna gerek de yoktur.


Belki son olayın tek iyi tarafı, başkalarının ayıplamasına gerek kalmadan kendi yönetenlerimizi bizim ayıplayabilmiş olmamızdır. Cumhuriyetçi kitlelerin olaya gösterdikleri büyük tepkiyle gurur duymamız gerekir.


Z aten bugünün Türkiye`si gibi bir ülkede başkalarının övgüsüne ya da yergisine sevinmek ya da kızmak kadar yanlış bir şey olamaz.


Bir defa, her yeni durumla oluşan imgenin zihinlerdeki yerleşik imgeyle karşılaştırılarak değerlendirildiğini bilmek gerekir. Türkleri zaten "zalim, kaba, barbar" diye bellemiş olanlar, basit bir çağrıyla savcılıkta ifade vermeye gelebilecek insanların sabahın köründe apar topar götürülüşlerinde pek "imaj zedeleyici" bir yenilik görmeyebilirler.


Hele götürülenlerin tutumları onların hesaplarına uygun düşmüyorsa.


Kendi açımızdan üzücü ve bir ölçüde de düşündürücü olan budur.


H er şey bir yana, olup bitenlerden çıkarılabilecek sonuç herhalde şudur: Denizcilerin deyimiyle "hava dönmüş" ve AKP iktidarı artık inişe geçmiştir. Bilâ`nın haklı olduğu nokta da bu galiba: İnişin telaşıyla Başbakan ve çevresince yapılan hatalar, ülkenin dışta zaten kötü bilinen imajından daha çok iktidarın başlangıçta kendisi için yaratmayı başardığı olumlu imajı yıkmaktadır.


Takıyye dışta da iflas etmiş sayılır.


Cumhuriyet 24.03.2008

_____________________________________________________________________________________________________


 


 


SAYIN PROF.DR. YUSUF HALAÇOĞLU`NUN ELİNDEKİ ERMENİ İSİMLERİNİ KAMUOYUNA AÇIKLAMASI GEREKİYOR...


TÜRK MİLLETİ DE; "KİM KİMDİR?" ÖĞRENSİN...


 


 


Fetullah Gülen Kimdir?


 


"Ermeni olan dedesinin Pasinlerli İbrahim Bey`in hizmetkarlığını yaptığı yıllarda, Rus işgali sırasındaki Ermeni ayaklanmasında İbrahim Bey ve ailesi Ermeni hizmetkarlarının tasallutuna uğrayınca, İbrahim Bey hizmetkarını ve onun ailesinin bir bölümünü öldürür.


 


Ardından, intihar eder. Olaydan sağ kurtulan Fethullah Gülen`in babası, 18-19 yaşlarındayken, İspir`e gelir ve yerleşir.


Fethullah GÜLEN:
Müslüman adı alır ve bir Türk kızı ile evlenir. Gülen`in babasının, `Öyle bir evlat yetiştiriyorum ki, bunları kendi dinleri ile vuracak` dediği de rivayet olunur." ( E.M.H., 2 Haziran 1999)
Cumhuriyet`ten Deniz Som, 16 Haziran 1999 tarihli "Vaziyet"te, okuyuculardan Veli Yıldırım`ın ağzından şu bilgileri aktarıyor: "ABD`de, Türkiye`deki `Sızıntı` Dergisi`nin karşılığı olan `The Fountain` isimli bir dergi var.


Bunu, Washington`daki Truestar şirketi yayımlıyor, editörlerinden ikisinin isimleri, Washington Katolik Üniversitesi`nden Cizvit papazı Sidney Griffith ve Abdülaziz Sachedina. Bunlardan Griffith, bir ara Gülen`i New Jersey`de ziyaret etmiş.


Sachedina ise Tanzanya`da doğmuş; Hindistan, İran ve Kanada`da okumuş; Şiilik davasına hizmet için uzun yıllar ABD, Kanada, Ürdün, Pakistan ve Afrika-Avrupa ülkelerinde dersler vermiş; halen de Virginia Üniversitesi`nde profesör olarak görev yapan bir kişi.


Sachedina, mesaisinin bir bölümünü ABD`deki Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi`nde (CSIS) `din, politika ve insan hakları uzmanı` olarak çalışmaya ayırmış; aynı zamanda, `Mehdilik` konusunda uzman kabul ediliyor ve bu konudaki konferanslarıyla da tanınıyor.


1962`de Georgetown Üniversitesi bünyesinde kurulan CSIS, dünyanın muhtelif ülkeleri ve bölgeleri üzerinde politik-ekonomik araştırmalar yapıyor ve hazırladığı senaryoları ABD yönetimine ve şirketlerine sunuyor. CSIS`in Orta Doğu Masası`ndaki yöneticilerden bir olan Edward R.M.Kane Kahire, Bağdat, Beyrut, Tripoli, Dakar ve Ankara`da CIA görevlisi olarak da çalışmış. Dolayısıyla, CSIS ile CIA arasından bağlantı kurmak mümkün." Som, Yıldırım`ın bilgilerini aktardıktan sonra, şu yorumu yapıyor:


"The Fountain`ın son sayısında `The Restoration of Balance` (Dengenin Onarımı) başlıklı bir yazı var; yazarı, M.Fethullah Gülen. Yöneticisi olarak İsa Saraç`ın, murahhas aza olarak Cherly Pearson`ın ve genel koordinatör olarak Mustafa K.Sungur`un göründüğü derginin yazı kadrosunda, kimliği açıkça belirtilmemiş bir isim daha bulunuyor:


M.F.Şahin. Bilindiği gibi, Fethullah Gülen, bazı yazılarında Abdülfettah Şahin adını da kullanıyor. Türkiye`de de satılan The Fountain, Internet ortamında da mevcut ve `İslamiyette yeni bir ses` olarak Gülen`in görüşleri veriliyor. Fethullah Gülen ABD`de `tedavi oluyormuş` diyorlar, `entegrasyon tamamlanınca` dönecektir."



Gülen`in, "Sahabe efendilerimize cinnet derecesinde sevgisi vardı" şeklinde tanımladığı babası Ramiz, çocuklarına, Sahabelerle hiç ilgisi olmayan isimler vermiştir: Fethullah, Sıbgatullah ve Mesih.


Gülen`in babasının, oğullarından birine, samimi Müslüman ailelerde rastlanmayan ve ama Yehova Şahitleri`nin propaganda yayınlarında sık sık kullanılan "Mesih" adını vermiş olması dikkat çekicidir. (Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral ve ekibince hazırlanan Fethullah Gülen Raporu, s.18`e atfen, Star Gazetesi, 14 Haziran 1999)


... Nedendir bilinmez, Fethullah Gülen babasının Alvar Köyü`nden ayrılması ile ilgili olarak "Küçük Dünyam" kitabında hiç bir açıklamada bulunmamaktadır. Oysa bu, son derece ciddi ve açıklama gerektiren bir konudur. Gülen`in suskunluğu akla, "neleri ve niçin gizlediği" sorusunu getirmektedir. (Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral ve ekibince hazırlanan Fethullah Gülen Raporu, s.20`ye atfen, Star Gazetesi, 14 Haziran 1999)



Cumhuriyet`ten Deniz Som, 22 Haziran 1999 tarihli "Vaziyet"te, okuyuculardan Veli Yıldırım`ın ağzından şu bilgileri aktarıyor: "Türkiye`deki `Sızıntı` Dergisi`nin ABD`deki karşılığı olan `The Fountain`ın üst yönetiminde görevli kişilerden biri de İslam-Hıristiyan ilişkileri ve Orta Doğu konularında uzman olan İbrahim M.Abu Rabi. Rabi aynı zamanda, Hartford Üniversitesi`nde `Mcdonal Center for the Study of Islam and Christians`da görev yapıyor.


Said-i Nursi`nin talebesi olduğu söylenen Vatikan Dinler Arası Enstitüsü`nden Kardinal Thomas Michel ve ABD`deki Georgetown Üniversitesi`nden Barbaba Stowasser, İstanbul`a geldiklerinde Fethullahçıların konuğu olmuşlar.


Gülen`in, Vatikan`da Papa`yı ziyareti sırasında açıkladığı, Şanlı Urfa`da üç dini bir araya getirecek bir okul açma düşüncesinin de ABD`de hazırlanan planlar doğrultusunda değerlendirilmesi gerekiyor. Kurtuluş Savaşı`nda İstanbul`da faaliyet gösteren Misyonerler ile İslamcılar`ın işbirliği incelenirse, günümüzdeki senaryolar daha iyi anlaşılacaktır."


 Arkadaşınıza gönderin

   
 

  Ekleyen : kenan
Okunma Sayısı : 82
Eklenme Tarihi : 31 Mart 2008, Pazartesi
SONRAKI BILGI : Türk kadınları kanseri önemsemiyor! ( Kadın Sağlığı)   
Forum Linki:
HTML Link:
Direkt Link:
Mause ile tıklayın ve Ctrl + C ile kopyalayın
   

 

 
 

 
ONLINE KULLANICI : 14 | 0,09 saniye Sayfa Yüklenme
Copyright © E-hadi.NET by: Bahar YILMAZ & Alim Ömer ABUL, 2006.
Hosting Hizmetleri       Webmaster Pagerank