|
Bu hafta, Bağırsak kanserlerinde genetik yatkınlığın kesinlikle söz konusu olduğunu vurgulayan VKV Amerikan Hastanesi Uzmanları, ailesinde bağırsak kanseri olan, 50 yaşın üzerindeki herkesi erken teşhisin önemi açısından uyarıyor. Bu konuda Ebru Damran’ın yaptığı söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz. Ben de bebeklerde sık rastlanan göz yaşı kanalı tıkanıklıklarından bahsediyorum.
VKV AMERİKAN HASTANESİ’NDEN Doç. Dr. AZİZ KAYA - Doç. Dr. AZİZ YAZAR - Dr. SUAT ÖZDEN- Dr. BANU ATALAR ANLATIYOR…
BAĞIRSAK KANSERİ Söyleşi: Ebru DAMRAN
Bağırsak kanserlerinde genetik yatkınlığın kesinlikle söz konusu olduğunu vurgulayan uzmanlar; ailesinde bağırsak kanseri olan, 50 yaşın üzerindeki herkesi uyarıyor: “Alkol kullanmayın, fazla kırmızı et tüketmeyin, sigara kullanmayın ve şişmanlamayın!”
Bağırsak kanserlerine yakalanma riskinin, özellikle son yıllarda değişen beslenme kültürüyle beraber hızla arttığı biliniyor. Ailesel yatkınlık söz konusu ise çok daha dikkatli olunması gerekiyor. Uzmanların ortak görüşü ise: ‘‘Belirtileri dikkate alın. Teşhis ne kadar erken konursa, kanser hücrelerinin iyileşme oranı o kadar yüksek.’’ Bağırsak kanserlerinin teşhisi ve tedavisi ile ilgili hazırladığımız bu dosyada; kendi alanlarında uzman olan hekimlerden, belirtileri, riskleri, cerrahiden, kemoterapiye ve radyoterapiye uzanan tedavi yöntemlerini ayrıntılarıyla bulacaksınız.
İlk olarak Amerikan Hastanesi doktorlarından Gastroenteroloji ve Hepatoloji Bölüm Şefi Dr. Suat Özden ile bağırsak kanserleri ile ilgili genel bir söyleşi yaptık. Cerrahi tedavileri, Amerikan Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Aziz Kaya’dan öğrendik. Vehbi Koç Vakfı Sağlık Kuruluşları Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Dr. Banu Atalar’dan ışın tedavisi hakkında bilgiler aldık. Son olarak, Vehbi Koç Vakfı Sağlık Kuruluşları Medikal Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. Aziz Yazar ile medikal onkoloji açısından bağırsak kanserlerini konuştuk. Bağırsak kanserlerinin tedavisi; tümörün büyüklüğü, yerleşimi ve yaygınlığına göre biçimlendiriliyor ve gastroentoroloji, cerrahi, kemoterapi ve radyoterapi olmak üzere birçok disiplinin içinde bulunduğu kombine bir yaklaşımla yapılıyor. Bu kanserlerin yaşa bağlı olarak arttığına dikkat çeken Dr. Suat Özden sorularımızı şöyle yanıtladı:
Bağırsak kanserleri nedir?
Bağırsak dokusu hücrelerinin karakter değiştirerek kontrolsüz büyümesi sonucunda oluşan tümöral kitlelere genel olarak bağırsak kanserleri diyoruz. Bu kanserler oluşmadan önce bağırsakta küçük polipler halinde görülüyor. Kalın bağırsakta küçük lezyonlar oluşuyor. Zaman içerisinde bu lezyonlar büyüyerek kanserleşiyor. Bu süre yaklaşık 5 - 10 yılı kapsıyor. Özellikle 50 yaş üstü kişilerde kolorektal kanserlerin oluşum riski yaşla beraber artıyor. 70 yaşına gelindiği zaman genel popülasyonda yaklaşık yüzde 2,5 ile 5 oranına kadar bağırsak kanseri oluşma riski yükseliyor.
Kanserde yaşın ne gibi bir etkisi var?
Vücudumuzda kanserin oluşmasını tetikleyen bir takım nedenler var. Bunlar; yaş, çevresel etkenler ve bunların yanında genetik faktörlerdir. Özellikle yaş çok önemli bir faktör. Çünkü hücrelerin kendini tazeleme, yenileme gibi özellikleri var. Bu özellikler insan yaşlandıkça yavaşlıyor ve istenildiği gibi çalışmıyor. Bir de hastalığa karşı genetik yatkınlık söz konusu ise, bu özellikler beklenenden daha da çabuk bozuluyor. Hücreleri kendimiz onaramıyoruz, kanser oluşumuna açık oluyorlar. Bu tip kanserlerin yaklaşık yüzde 90’ı 50 yaşın üstündeki kişilerde görülüyor. Yüzde 10’u ise 50 yaşın altındaki kişilerde, özellikle de genetik yatkınlığı olanlarda görülüyor.
Bağırsak kanserlerinin belirtileri nelerdir?
Kanser oluştuğu zaman genellikle ilk belirti kanama ile kendini gösteriyor. Bu kanama dışkıda görülen kırmızı kan şeklinde olabiliyor. Bazen de dışkıda gizli kan araştırması yaptırıyoruz. Dışkıda kan tespit edilirse, nedenini öğrenebilmek için kolonoskopi yapıyor ya da bağırsak filmleri istiyoruz. Bu kanser türünün ikinci bir belirtisi ise bağırsaklardaki bir takım rahatsızlıklardır. Kişide bağırsak tıkanması olabilir, hasta büyük tuvaletini yapamaz, karnı şişer. Bu şikâyetlerle hastaneye başvurduğu zaman, kişinin hastalığı araştırılır. Ayrıca check-up’larda, kan tahlillerinde, demir eksikliği anemisi çıkabilir ki, bu hekime bir uyarıdır. Araştırılması gerekir. Bir de bağırsak alışkanlıklarında bozulmalar olabilir. Kişi her gün tuvalete rahat çıkıyorsa, kabız olmaya ve daha uzun zamanda çıkmaya başlar. Dışkının formu bozulur. Bunlar en dikkat çekici belirtilerdir.
Bu kanserlerin oluşumunda beslenme faktörünün rolü nedir?
Bağırsak kanserlerinin oluşumunu, düşük lifli beslenme tarzının arttırdığı düşünülüyor. Bu nedenledir ki; biz topluma yüksek lifli gıdalar tüketmeleri konusunda tavsiyelerde bulunuyoruz. Araştırmalar; ne yazık ki açıkça besinlerdeki lifin düşük olmasının ya da fazla kırmızı et yemenin kalın bağırsak kanser riskini arttırdığını göstermiyor. Ama biz; yüksek lifli gıdaların bağırsak hareketlerini düzenlediğini biliyoruz ve tam olarak ispatlanmamış olsa da kanser riskini azalttığını düşünüyoruz.
Genetiğinde bu riski taşıyan kişilerde, hastalık nasıl ortaya çıkıyor?
Bağırsak kanserlerinde genetiğin rolü çok önemlidir. Örnek olarak Familyal Adenomatöz Polipozis adında bir sendrom hastada dominant bir gen olarak bulunur. Bu kişilerin bağırsağına baktığınızda, bağırsak yüzeyinde yüzlerce, binlerce küçük küçük polipler görülür. Bu polipler zaman içerisinde büyüyerek kanserleşir. Bu hastanın aile hikayesini bilmiyorsanız, hastalık belirti vermeden teşhis etmeniz mümkün olmaz. Ama gelen hastaları bağırsak kanseri açısından değerlendirirken aile hikâyelerini de ayrıntılı alırsak elimizde çok önemli ipuçları olur. Erken yaşta bir kanser saptanmış mı? Aile bireyleri arasında birden fazla kişide bağırsak kanseri olan var mı? Belirli semptomlar var mı, yok mu? Araştırıyoruz. Kişinin ailesinde, örneğin babasında erken yaşta bir kanser saptanmışsa bu bizim için bir alarmdır. Saptanan kanserin türü neydi, neredeydi, bağırsakta polip var mıydı, kaç yaşında saptanmıştı? gibi...
Hastaya erken teşhis nasıl konulabilir?
Tanı için önce şüphe gerekir. Birçok vakada, hastalığın yavaş ilerlemesi ve ciddi bir belirti vermemesi nedeniyle tanı gecikebiliyor. Bu nedenle risk grubundaki hastalarda, özellikle 50 yaşından sonra yılda bir kez muayene ve gizli kan testi veya beş yılda bir de kolonoskopik inceleme yapılması erken teşhis için faydalıdır.
Bağırsak kanseri aile geninde tespit edilen kişilerde herhangi bir önlem alınabiliyor mu?
Eğer, hastada henüz kanser oluşmamış ama bu hastalığın riski de yüksek olarak tespit edilmişse, kemoprofilaksi dediğimiz, polipten kanser oluşmasını engellemeye yönelik nonsteroid antienflamatuar ilaçlar veriyoruz. Bu ilaçlar romatizma ve kemik ağrıları için kullanılan ilaçlar olup aynı zamanda kanserin oluşma sürecini yavaşlatabiliyor. Bu etkiyi yaratan bir diğer kullanabileceğimiz madde ise kalsiyum. Bazı çalışmalar; doktor kontrolünde alınacak 1.200 mg. günlük kalsiyumun kolon polipi ve kanserin oluşumunu azalttığını gösteriyor. Ama kolorektal kanserlerin oluşmasını engelleyebilmek için yapılacak en önemli işlem rutin taramadır.
Kolorektal kanser taraması nedir?
50 yaşına gelmiş herkese bağırsak kanserleri ile ilgili tarama öneriyoruz. Bu taramada tercih ettiğimiz yöntem kolonoskopi yapmaktır. Poliptomiye rastlarsak polipektomi dediğimiz bir işlemle bunları kesip çıkartıyoruz ki, ilerde büyüyüp kanserleşme oluşmasın. Diğer tarama yöntemleri, dışkıda gizli kan bakılması ve bağırsak filmlerinin çekilmesidir. Filmlerde bağırsağın büyük bir bölümünü dolaylı olarak görmek mümkün. Fakat kolonoskopi kadar hassas bir teknik değildir. Çekilen filmde bir şey bulursak, bulunan polipin çıkarılması için hastayı yeniden kolonoskopiye çağırıyoruz. Diğer bir teknik, sanal kolonoskopidir. Hastaya bir tomografi çekilir, bu tomografi esnasında alınan görüntülerden, bir bilgisayar programı yardımı ile normal kolonoskopik görüntüye benzer görüntüler elde edilir. Böylece hastanın bağırsağında polip, kanser var mı, yok mu öğrenilir. Ama henüz standardize olmuş bir yöntem değildir bu. Özellikle kolonoskopi yapılamayan veya bağırsak tıkanması olan hastalarda düşünülebilir bu sanal yöntem. Tercih edilen en kesin teşhis yöntemi kolonoskopidir.
Bağırsak kanseri nasıl tedavi ediliyor?
Kanser oluşmuşsa, tedavideki önemli aşama cerrahidir. Kanser olan bölge cerrah tarafından çıkartılıyor. Çıkartıldıktan sonra kanserin evreleme işlemi yapılıyor. Kanserin evresine göre kemoterapi uygulanıyor hastaya. Eğer erken evrede bir kanser ise kemoterapiye gerek kalmayabiliyor. Bir de radyoterapinin rolünden bahsetmek gerekli ki, özellikle rektum kanserlerinin tedavisinde radyoterapi önemli bir yer tutuyor. Ameliyat öncesi ya da sonrasında rektum kanserleri komşu dokulara yayılmaya hazırdır. Bu yüzden radyoterapi ile hastalığın evresine göre hastanın tedavisi gerekiyor.
Bu kanser türünün görülme sıklığı nedir?
Avrupa ve Amerika literatürüne bakarak rakam söylemek mümkün. Türkiye’deki istatistikî veriler çok kuvvetli değil. 70 yaşındaki insanların yaklaşık yüzde 5’inde bağırsak kanserleri görülüyor. Kolorektal kanserler olarak da adlandırılan bağırsak kanserleri, erkeklerde prostat ve akciğerden, kadınlarda da meme ve akciğerden sonra üçüncü sıklıkta görülüyor. Bütün kanserlerin de yaklaşık yüzde 15’ini oluşturuyor
Bağırsak kanserleri riskini artıran nedenler nelerdir?
50 yaşın üzerinde olmak, polipler, bağırsak polibi hikayesi olmak, ailesinde kolon kanseri hikayesi olması, inflamatuar bağırsak hastalığı hikayesi riski artıran faktörlerdir.
Silahlarımızı kanserin üstüne doğrultuyoruz!
Kolorektal kanser tüm diğer kanserler gibi ne kadar erken bir evrede tanılanırsa o denli iyi sonuç alınan bir hastalık. Bugün bilgisayarlı tomografi, manyetik rezonans görüntülemesi ve rektal ultrasonografi gibi araştırma yöntemleri sayesinde tümörün yeri, tipi ve evresi tam bir doğrulukla saptanabiliyor. Kolorektal kanserlerin cerrahi tedavisini konuştuğumuz Amerikan Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü Uzmanı Doç. Dr. Aziz Kaya günümüzde tıp teknolojisinin cerrahiye sağladığı bu faydayı, tüm silahlarımızı tümörün üstüne doğrultmamıza ve hangi sıra uygunsa o sıra ile ateşlememize olanak sağlıyor diyerek açıklıyor. Dr. Kaya ile cerrahi tedaviye yönelik ayrıntıları konuşmaya devam ediyoruz.
Cerrahi açıdan bağırsak kanserlerinin tedavisi nasıl yapılıyor?
Günümüzde kolorektal kanserler ileri evrede dahi geçmişe göre oldukça başarılı bir şekilde tedavi edilebilmektedir. Özellikle rektum kanserlerinde rektumun vücuttaki yerinin radyoterapiye elverişli oluşu nedeni ile tedavi potansiyelimiz daha da yükseliyor. Geçmişte olsa kötü seyretmesini bekleyeceğimiz denli ilerlemiş bir rektum kanseri radyoterapi ve kemoterapi ile daha erken bir evreye çekilip cerrahi olarak daha kolay ve uzun vadeli sonuçları açısından çok başarılı bir şekilde ameliyat edilebiliyor. Bu olgu önemli ölçüde tanı teknolojisindeki ilerlemeye bağlı. Örneğin; geçmişte tümörün yalnızca varlığını ve hücresel özelliklerini yani uzak yayılım anlamına gelen metastazlardan çoğu kez ameliyat sırasında haberdar olabiliyorduk. O dönemde o metastazlara cerrahi olarak müdahale edilemeyeceği kanısı da yaygındı. Bugün gelişmiş tıp teknolojisi sayesinde, tümörün bağırsak duvarını aşıp aşmadığı, lenf bezlerine ulaşıp, ulaşmadığı gibi önemli tanı unsurlarını yüzde yüze yakın bir doğrulukla saptayabiliyoruz. Dolayısı ile tümörün yeri, tipi ve evresi tam bir doğrulukla saptanabiliyor. Bu da tanıdan hemen sonraki aşamada ‘tüm silahlarımızı’ tümörün üstüne doğrultmamıza ve hangi sıra uygunsa o sıra ile ateşlememize olanak sağlıyor.
Geçmişte patolojiden hastanın patoloji raporu gelir, radyoterapinin gerekliliği ancak o zaman ortaya çıkar, hasta radyoterapiye sevkedilir ve orada ameliyat alanı ışınlanacak diye sağlıklı bir sürü bağırsak ışınlamaya maruz bırakılırdı. Şimdi hastaya eğer radyoterapi gerekli olacaksa baştan bilinip baştan uygulanıyor. Şimdi radyoterapinin iki tipini de, kısa ve uzun, tedavinin içine alıyoruz. Nasıl bir tedavi protokolü uygulanacağına hasta ile birlikte karar veriliyor. Biz cerrah olarak radyoterapi uzmanı arkadaşlarımıza da hastamıza da hep uzun dönem, yani yirmi sekiz seansta yapılan radyoterapiyi kemoterapi ile birlikte öneriyoruz. Bu sayede radyoterapinin bitiminde konulan dört ila altı haftalık dinlenme süresi eklendiğinde, ameliyata kadar on iki, on üç haftalık bir süremiz oluyor ki, bu süre zarfında radyoterapi ve kemoterapi sayesinde tümörden gelmekte olan kanamanın durdurulmasının yanısıra demir enjeksiyonları ile hastanın çoğu kez var- olan anemisi düzeltiliyor ve sonrasında ameliyat için gerekli olan kan hastanın bizzat kendisinden alınabiliyor. Bu kanın hastaya geri verilmesine ototransfüzyon diyoruz ve bunun kolorektal kanserlerin iyi seyretmesi açısından önemli olduğu öteden beri biliniyor. Bu yaklaşım tıp yazınında da (literatür) bizim önerimiz olarak (Dr. Aziz Kaya ve Dr. Hovsep Hazar) yer almıştır.
Ototransfüzyonun avantajını açıklayabilir misiniz?
Ototransfüzyon başlı başına avantajlı bir kan verme yöntemidir. Çünkü yabancı birinden alınan kanla yapılan transfüzyon güvenlik için yapılan laboratuvar incelemelerindeki tüm ilerlemelere rağmen, bazı mikrobik hastalıkların nakledilmesi riskinin içerdiği gibi transfüzyonla vücuda giren yabancı proteinlerin antijen reaksiyonu vermesi yani, kan elemanlarının damar içinde pıhtılaşmasından erimesine veya kan dolaşımında bozukluklara yol açmasına kadar tehlikeli bir sürü yan etkilerin ortaya çıkarılması tehlikesini de doğurmaktadır. Dolayısıyla başlı başına bir risk veya hastalık olarak ele alınmalıdır. Transfüzyonun kolon kanserleri için özel bir sakıncası da olabileceği üzerinde durulmaktadır. Bu da transfüzyonun erken nükslere yol açması ve neticede hayatta kalımı olumsuz olarak etkilemesidir. Kan transfüzyonu için genel olarak -mümkünse- ototransfüzyon tercih edilmeli, ama kolon kanserinde eğer başka açıdan bir sakınca doğurmayacaksa bu imkan özellikle aranmalı ve yaratılmalıdır.
Hastaya hangi aşamadan sonra cerrahi müdahalede bulunuyorsunuz?
Günümüz tıbbında özellikle Amerikan Hastanesi düzeyinde tanı olanakları bulunan bir merkezde tedavinin tüm evrelerinde hangi aşamalardan geçileceği daha yolun başında ortaya konabilmektedir. Geçmişte tedavi edilemez olarak klasifiye edilen olgularda dahi bugün cerrahi tedavi başarı ile hatta uzun vadeli başarılı sonuçları uygulanabilmektedir. Bir metastaz yani uzak yayılım, örneğin karaciğer ve akciğerdeki bir uzak yayılımı dahi, teknik olarak olanak dışı değilse, ameliyatla vücuttan alınmalıdır. Çok doğru olduğunu düşündüğüm bir aforizmayı tekrarlamak isterim: ‘‘Kolon kanserinde pes edilmez.’’
Kanserde hedefe yönelik tedavi: Radyoterapi
Tedavide temel olarak cerrahi yaklaşım büyük rol oynasa da yalnız başına cerrahi tedavi ancak erken evre kolorektal kanserler için yeterli olabiliyor. Bu hastalığın tedavisinde kemoterapinin ve bazı lokalizasyonlar için kemoterapi ile birlikte rapyoterapinin de önemli bir yeri var. Kolorektal kanserlerde Radyasyon tedavisinin yeri ve önemini Vehbi Koç Vakfı Sağlık Kuruluşları Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Dr. Banu Atalar’dan dinliyoruz.
Radyoterapi, yüksek enerjili X-ışınları, elektron demetleri ve radyoaktif izotoplar yoluyla kanser hücrelerini öldürmek ve tümörleri küçültmek için kullanılır. Radyasyon tedavisi, tedavi alanı içerisindeki kanserli hücrelerin kromozom ve DNA’larına zarar vererek bu hücrelerin büyüyüp, çoğalmasını önler. Bağırsak kanserlerinde uygulanan radyasyon tedavisini biraz anlatır mısınız? Bağırsak kanserleri iki grupta inceleniyor. ‘Kolon kanserleri’ ve ‘rektum kanserleri’. Kalın bağırsakların yaklaşık 150-180 cm’lik üst kısmına ‘‘kolon’’, 15-17 cm’lik alt kısmına ise ‘‘rektum’’ adı verilir. Kanserin yerleşim yerine, büyüklüğüne, çevre dokulara ve uzak organlara yayılımına göre tedavi yaklaşımları farklıdır. Cerrahi tedavi gibi ışın tedavisi de bölgesel bir tedavidir. Sadece tedavi edilen bölgedeki kanserli hücreleri etkiler. Bağırsak kanserlerinde tedavinin rolünü 3 şekilde tarif etmek uygun olur; birincisi cerrahi sonrası mikroskobik hastalığın yayılmış olabileceği bölgelerde kanserli hücreleri yok etmek için, ki bu en sık kullanım alanıdır. Radyoterapinin ikinci ve son zamanlarda çok da fazla gündemde olan rolü ise cerrahi öncesi çok büyük tümörlerin küçültülmesi ve cerrahiyi kolaylaştırmak için kullanımıdır. Cerrahi öncesi radyoterapi uygulanmasının diğer bir avantajı da sfinkter dışkılama kontrolünü ve koruyucu cerrahi şansının yani; hastanın hayat kalitesi bozulmadan kendi organı ile beraber yaşama şansının korunmasıdır. Son zamanlarda bütün dünyada organ koruyucu tedaviler radyoterapi ve beraberinde eş zamanlı kemoterapi kullanımı sayesinde ön plana geçmiştir. Işın tedavisinin diğer bir rolü ise hastalığın ileri dönemlerinde başlar, kemik ve beyine sıçramış veya diğer tedavilerin hiç birine cevap vermeyip nüks etmiş tümörlerde palyatif yani belirtileri rahatlatmak amacıyla kullanılır.
Peki hastanın önce cerrahi müdahale veya radyoterapi görmesine nasıl karar veriliyor ?
Aslında bu gruptaki hastalar kolorektal tümörlerle ilgilenen bir hekim grubu tarafından değerlendirilmeli ve ortak bir karar alınmalı ama malesef bu her zaman mümkün olmuyor. Bu yüzden biz hastalara tanı konulduğu zaman bir cerrahın yanı sıra, bir medikal onkolog ve bir radyasyon onkoloğunun da görmesini tavsiye ediyoruz.
Bağırsak kanserlerdeki radyoterapi tedavisi ile diğer kanser türlerinden radyoterapi farkı bulunuyor mu?
Aslında temelde yapılan tedavi aynı; yüksek enerjili X ışını kullanımı ama tümörün yerleşimine ve hastanın fiziksel özelliklerine göre farklı planlamalar yapılıyor. Burada tedavi volümünün doğru olarak belirlenmesi, uygun enerji ve tedavi cihazı seçimi ve tabii ki iyi bir planlama çok önemli. Bir meme kanserinde kullanılan enerji ile rektum kanserinde kullanılan enerji aynı olmuyor. Onun için hastaya tedavi koşullarında bir bilgisayarlı tomografi çektiriyoruz. Bu bilgisayarlı tomografiden sonra hastanın bütün anatomisini sanal ortamda konturluyoruz ve sanal bir planlama yapıyoruz. Burada işin en önemli kısmını ‘gizli kahramanlar’ medikal fizikçiler yapıyor, bütün bu fiziksel hesaplamalar, planların oluşturulması ve uygulamaya geçirilmesinde iyi bir fizikçiye sahip olmanız çok önemli. Neyse ki biz bu açıdan şanslıyız, harika bir fizikçimiz var, işlerimiz çok kolaylaşıyor.
Hastanın durumuna bağlı olarak radyoterapi en son tedavi yöntemi mi?
Herhangi bir kanser hastalığının tedavisinde büyük çoğunlukla başvurulan ilk tedavi şekli cerrahidir ama bunun için bir sıralama yapmak zor. Daha önce de söylediğim gibi hastalığın farklı evrelerinde tedavilerin öncelik sıraları değişir. Bağırsak kanserleri için de bu böyledir. Radyoterapiyi en son tedavi yöntemi olarak görmek çok yanlış bir yaklaşım olur. Kanser multidisipliner yaklaşım gerektiren bir hastalıktır. Bir değil birden fazla tedavinin birlikte uygulanması ile başarı oranları artar, bu nedenle aralarında bir sıralama yapmak da yanlış olur. Bütün bu tedavilerin hepsi tamamlandığı zaman hasta için her şey tamamlanmış denilebilir. Yani insanların bu tedavi yönteminden korkması gerekmiyor, bu sadece tedavi grubunun bir parçası... Kesinlikle öyle. Radyoterapi, tedavi protokollerinin bir parçasıdır, gerek erken gerekse ileri evrelerde de uygulanabilir. Tedavinin başında da, sonunda da radyoterapinin rolü çok büyük. Hastalığın ilerlemiş aşamasında, beyne ya da kemiğe sıçramış durumlarda zaten ağrı palyasyonu ve nörolojik belirtilerin giderilmesi için mutlaka radyoterapi yapmak gerekiyor.
Kanser, erken teşhis ile rahatlıkla önlenebilir
Kolorektal kanserlerin, daha anlaşılır deyimle bağırsak kanserlerinin, hem kadın hem erkeklerde üçüncü sırada rastlanan bir kanser türü olduğuna dikkat çeken Vehbi Koç Vakfı Sağlık Kuruluşları İç Hastalıkları ve Medikal Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. Aziz Yazar, çok sık rastlanan ama erken tanı ile rahatlıkla önlenebilen bir kanser olduğunu belirtiyor.
Tedavi yöntemleriniz neler, hangi testlere tabi tutuluyor hastalar?
Şikayeti olan kişinin öyküsünü aldıktan sonra fizik muayenesini yapıyoruz ve ardından kan sayımı yapıyoruz. Kalın bağırsak kanserini düşündüğümüzde ise kolonoskopi yapıyoruz. Kolonoskopi sırasında tümör saptanır ise biyopsi alınıyor. Kanserin vücudun başka taraflarına sıçrayıp sıçramadığına fizik muayene ve bilgisayarlı tomografi ile bakıyoruz. Eğer kanser sıçramamışsa cerrahi ile kanserli kısım çıkarılıyor. Kolon kanseri evre I ve evre II’de cerrahi sonrası genellikle kemoterapi vermiyoruz. Ancak ameliyat acil şartlarda yapılmış veya yeterince lenf nodu ameliyatta çıkarılmamış veya bağırsak tıkanıklığı ile hasta gelmiş ise evre II kolon kanserlerine cerrahi sonrası kemoterapi veriyoruz. Evre III kolon kanserlerinde cerrahi sonrası kemoterapi vermek şarttır. Kemoterapi olarak eskiden 28 günde bir sadece 5-fluorourasil ve folinik asitten oluşan kombinasyon altı kür olarak verilmekteydi. Şimdi 14 günde bir oxaliplatin, 5-fluorourasil ve folinik asitten oluşan kombinasyon toplam 12 kez verilmektedir. Cerrahi sonrası verilen kemoterapi adjuvan (emniyet tedavisi) olarak adlandırılır ve gözle görülmeyen tümör hücresi kalmış ihtimaline karşılık olarak verilmektedir. Bu adjuvan tedavi ile nüks oranı yüzde 50’ye yakın oranda azaltılabilmektedir. Rektum kanserlerinde cerrahi sonrası tedavide kemoterapiye radyoterapi de eklenmektedir. Evre II ve evre III rektum tümörlerinde cerrahi sonrası tedaviye radyoterapi ile birlikte kemoterapi verilerek başlanmakta ve radyoterapi bitince kemoterapi ile tedaviye devam edilmektedir. Evre II ve III rektum tümörlerinde son zamanlarda önerilen cerrahi öncesi radyoterapi ile kemoterapinin birlikte verilmesidir. Bu yolla tümör küçültülmekte ve cerrahide rektumun korunma oranı arttırılmaktadır.
Bireyde fiziksel olarak ne gibi değişim yaşanıyor kanser sonrası?
Kansere bağlı kansızlık gelişmiş ise hastada solukluk, halsizlik, çabuk yorulma gibi belirtiler oluşur. Tedavi sırasında kemoterapiye bağlı bulantı-kusma, iştahsızlık, ishal, saç dökülmesi, ağızda yara, kan değerlerinin düşmesi, ellerde-ayaklarda uyuşma gelişebilmektedir. Kemoterapiye bağlı oluşan yan tesirlerin tamamı tedavi bitiminde düzelmektedir. Cerrahi öncesi uygulanan kemoterapi ve radyoterapiye rağmen cerrahi ile rektum korunamamış ise kolostomi (bağırsağın karın duvarına ağızlaştırılması) açılmak zorunda kalınıyor. Bu durum hastanın sosyal yaşantısını olumsuz yönde etkilemektedir. Tedavi tamamlandıktan sonra hastalar tamamen normal hallerine dönmekte ve takibe alınmaktadırlar. Takip sırasında dikkat edilecek en önemli husus hastalığın nüks edip etmediğinin takip edilmesi ve yeni bir kanserin ortaya çıkıp çıkmadığının kontrolüdür. Bağırsak kanserinde nüks gelişme riski evreye göre değişmektedir. Kabaca nüks risk oranları evre I’de yüzde 10, evre II’de yüzde 20-30 ve evre III’te yüzde 30-40 dolaylarındadır. Bağırsak kanserinden sonra metastaz yani başka bir organa sıçrama olur ise, tümör en fazla karaciğere dağılıyor. Metastaz sadece karaciğere olmuş ve sayı olarak beşten az, teknik olarak da mümkün ise cerrahi ile tümör çıkartılmalıdır. Ancak tümör çok fazla miktarda karaciğere yayılmış ise karaciğer fonksiyonlarını yerine getiremediği için sarılık, karaciğer koması gerçekleşebiliyor. Kanserin akciğere sıçraması durumunda nefes darlığı, akciğerde kanamalar oluşabilir. Kanser bazen beyne de sıçrayabiliyor, baş ağrısı, unutkanlık, kişilik değişikliği ya da sara nöbeti gelişebilir. Kısacası metastaz yerine göre oluşabilecek bulgular değişebilmektedir.
BEBEKLERDE GÖZYAŞI KANALI TIKANIKLIĞI
Dakriosistit adıyla bilinen bu hastalık doğuştan olabilir veya enfeksiyon sonucu sonradan gelişebilir. Yenidoğan bebeklerin yaklaşık üçte birinde göz yaşı kanalı tıkanıklığı görülür ve bunların çoğubir yaşına kadar tedavi ile veya kendiliğinden düzelir. Gözyaşı gözümüzü tozdan ve dış etkenlerden korur ve gözkırpma ile yenilenir ve tüm yüzeye yayılır.. Üst göz kapağımızın iç yüzünde, kaşımızın hemen altında bulunan gözyaşı bezleri tarafından salgılanır. Gözümüzün burun köküne yakın iç kısmındaki 2 adet minik kanalla gözyaşı kesesine ve oradan da burun içine boşalır. Bu boşalma kanallarındaki herhangi bir tıkanıklık ’gözyaşı kanal tıkanıklığı’ olarak tanımlanır. Çoğu bebek göz yaşı kanalı gelişimi tamamlanmadan doğar. Genellikle bebeklerde göz yaşı kanalı çok incedir ve gözyaşının boşalmasına izin vermez kolaylıkla da tıkanır. Bu durum çoğunlukla 1 yaş civarında düzelir. Daha nadir olarak göz yaşı kanalı doğuştan ağ şeklinde bir doku ile tıkalı olabilir ve bu durumda cerrahi tedaviden yarar görecektir. Büyük çocuklarda göz yaşı kanalı tıkanıklığı nadir görülür ve nedenleri burunda gözyaşı kanalının açıldığı yerde kist oluşması travma gibi nedenlerle oluşabilir.
Belirtileri nelerdir?
Doğumdan 3 aylık olana kadar gözlerde aşırı sulanma, çapaklanma gibi belirtiler farkedilir. Enfeksiyon eklendiyse gözün iç köşesinde şişlik kızarıklık görülür. Tedavisi nasıldır?
Doktorunuz 2-3 ay boyunca günde 3-4 kez burun köküne masaj yapmanızı önerecektir. Eğer bu tıkanıklık sonucunda enfeksiyon geliştiyse antibiyotikli damlalar önerecektir. Doğumdan 6-8 ay sonra hala aşırı sulanma veya sık enfeksiyon gelişimi varsa kanalın cerrahi girişimle açılması gerekebilir. Bazen ameliyatın tekrarlanması gerekebilir. Tekrarlaya ameliyatlarda kanal içine tüp yerleştirilerek kanalı genişletmek gerekebilir. Genellikle cerrahi sonuçları başarılıdır.
|