
fezayı bağlayarak yorgun kanatlarına ,bir güvercin uçurup kıtalar arasından çağırdın beni, geçerek birer birer sürgün kanyonlarını, derbeder koşup geldim ışıldayan tahtına
yarım koyup bir bardak kurşun rengi çayımı, yıkarak yalnızlığa kurduğum sarayımı,
yetim çığlıklarımı duyurmak üzere sana ,koşup geldim;
İliştir beni memnu bahtına
adını söylemek istemiyorum, her hecesi amansız bir kor dudaklarımda,her harfine yıllardır şimşeklerle yarıştım,zindanlara karıştım, ölümlerle tanıştım ,adını söylemek istemiyorum...
Rüveyda dediğim zaman ,anla ki, senin için yürüyor kelimeler ,çığlığımın atardamarlarından...
Hangi yıldızdır bilmem, gözlerin,kayar da üzerime Rüveyda ,önce tuhaf bir deprem yayılır bedenime,sonra açılır önümde ıstırab vadileri,silik renkleriyle adımlarıma ,çözülmeye yüz tutan bir mazi mühürlenir,hayalin bittiği menfeze doğru ,alaca bir at koşar içimde
zamansız, mekansız nefese doğru...
Uslanmaz bir yürek taşıdığıma dair,yaygın bir kanaat dolaşır aynalarda,oysa Rüveyda
baştan başa ben,kevser akan, gül kokan bir kalbin filiziyim....
Kitaplara sürdüğüm kapkara lekelerden ,bir anlatsam nasıl utandığımı ,bir doğrulsam eğrildiğim yerden,ağarır tanyeri nilüferlerin,alaca bir at koşar içimde ,ezer toynaklarıyla anılarımı ....
Sular köpürmemeliydi Rüveyda
kırılmamalıydı ıslak dalları hasret selvilerinin,ben zehire alışkınım, şerbete değil
rüyalar nefret eder avare duruşumdan ,abuslar çekerek ancak derdimi yeryüzünde
sen gün boyu simsiyah bir ufukla beraber ,ben her gece bir mehdi türküsüyle çilekeş
yargılamak için zeval kayıtlarını,inkilap bekliyorum....
Hangi umut çiçeğidir bilmem, ellerin,uzanır da gönlüme Rüveyda derinden bir ok saplanır bağrıma ,beynimi çağıran bir sese doğru,alaca bir at koşar içimde zamansız, mekansız nefese doğru....
Varlığın cinayettir memleketimde işlenen,akıtır kanını asil pehlivanların ,yokluğun sükunettir kuşatır evrenimi,varlığın ve yokluğun ölümüdür baharın ....
Artık eskisi gibi bakamıyorsun,göklerinde bir belkıs otururdu Rüveyda binlerce gökkuşağı olurdu kirpiklerin,güneş bir ane gibi dururdu başucunda,artık dokunamıyor kakülün bulutlara,karalara bürünmüş saçlarında dolunay...
BEN BU KADAR ZULME LAYIK MIYIM RÜVEYDA!!!!
Hangi ressamı vurur bilmem, endamın ,sarar da benliğimi ,ben beni tanımam kAldırımlarda ,kafesleri yutan kafese doğru,alaca bir at koşar içimde ZAmansız, mekansız nefese doğru...
Kırmızı bir kurdela bağlayarak alnına,duydun mu orkideye dua eden birini ,bu ısmarlama yüzler yok mu Rüveyda bu yapmacık bebekler gözyaşı akıtırken gülenler yok mu
beni kahrediyor geceler boyu...
Hangi çağın gelişidir bilmem, gülüşün,soluk bir dünyanın mezarlarına gömerek gurbetimi kapadı karanlığa Yesrib, kapılarını,meydan okuyuşun çağın ordularına ,Bilmem hangi mevsimin başlangıcıdır,doruklarından öte hevese doğru ,Alaca bir at koşar içimde
zamansız, mekansız nefese doğru ...
Yasını tutuyorum kararttığım düşlerin,yıpranmış divaneler gibiyim sokaklarda
amansız bir ütopya üfleyen pencereler,lif lif yoluyor dram seyyahı bedenimi,önümde, haksızlığın hesaba çekildiği,hiç kimsenin kimseyi tanımadığı mahşer ,arkamda, kare kare ömrümü belirleyen,hatırladıkça yanıp tutuştuğum resimler....
Söyle, nasıl aşarım pişmanlık dağlarını,yeniden bir Nil olup taşar mıyım çölllere
kim giydirir başıma tacını nihayetin,kim takar bileğime hürriyet künyesini
karada balık gibi nasıl yaşarım, söyle ,Rüveyda, seziyorum; tahammülün kalmadı
ama dur, boşaltayım bütün çığlıklarımı ,asırlardır köhne barınaklarda ,küflenen, çürüyen çığlıklarımı....
At vuruldu içim paramparça Rüveyda gölgelerin ardına sakladım kusurumu sen orada kayıtsızca gülümsüyor gibisin,ben burda damla damla eriyip akıyorum ,yine de, Çiğnetmem kimseye gururumu,istenmediğim yeri sessizce terk ederim ,hatıra kalsın diye bırakır da ruhumu,mahzun bir derviş gibi boyun büker, Giderim....