|
Bir Damla Macera

Ben bir yağmur damlasıyım. Yani bildiğiniz yağmurun bildiğiniz damlası. Tek başına bir adım yok benim, öyle hepimize birden yağmur denir, çok fazlayız çünkü. Bundan gocunduğum da yok, hiçbirimiz gocunmayız bundan. Bizler, yağmurun damlalarıyız. Her birimiz o büyüklüğü, yağmur oluşu bilir, hisseder. Ama tek başına olamayacağını da bilir aynı zamanda. Bir bütünün, neredeyse sınırsız bir büyüklüğün sıradan parçalarıyız biz.
Hiçbir kardeşimiz diğerinden daha büyük, daha şeffaf, daha hızlı olmayı hayal etmez. Anılarımızla farklılaşırız sadece.
Macera; bütünden kopup, damla oluşla başlar. Düşüşün hikâyesi. Belki de kavuşmanın. Belki kimilerine göre düşüş, kimilerine göre kavuşmanın hikâyesi. Belki de zamana, belki de koordinatlara göre anlamını bulan maceralar.
Aslına bakarsanız anlamı bulmak bizim işimiz değil. Biz sadece, bütünden kopar, yolculuğa başlar, yeryüzüne ulaşır ve sonra geri toplanırız. Anlam sizden gelir.
Bugünkü yolculuğum bir şemsiyenin üzerinde bitti. Şemsiyenin üzerinde oluşan “tıpırtı”nın bir “tıp”ını ben çıkardım.
Şemsiyenin tepesinden aşağı doğru kayarken, titredim, yönüm değişmeye başladı. Daha büyük bir su damlasına doğru (ki o da titriyordu) çekildim. Büyük bir damla diyorum ama tabii biliyorsunuz, benden önce birleşmiş birçok küçük su damlası onlar. Ben de onların bir parçası olmaya, bütünü tamamlamaya doğru ilerliyorum şimdi. Sadece benim değil onların da yönü değişiyor, daha az değişiyor ama değişiyor işte. Sonrası ortak bilinç. Zaten kim bilir belki de ben dediğim, daha önce birleşmiş başka başka damlaların bütünüdür.
Şemsiyeyi taşıyan kadının ayakkabısına düştüm. Hani bir yağmur damlası olarak ne kadar çığlık atılabilirse o kadar çığlık atacaktım neredeyse. Bu kadını tanıyordum. Ve bu ilk kez geliyordu başıma. Biz biliriz ki, bir damla aynı yerde iki kez bulunmaz. İşte bu yüzden her düşüşte, düştüğü yerin iyice farkına varmaya çalışır. Olabiliyormuş demek ki! Atasözlerini bile değiştirir bu macera.
Neyse işte, ne kadar zaman önceydi bilmiyorum, düşüşüm bu kadının burnunda sonlanmıştı. Yanında da bir adam vardı ama bugün yok. O gün, ben kadının burnuna düştüğüm zaman, anlamı arayan adamdı. Uzanıp şefkatle almıştı beni kadının burnundan. Elleri kadının burnuna diyordu ki, “Bize ihtiyacın var, biz olmasak ıslak kalırsın, üşürsün.” Ama kadının burnu dinlemiyor gibiydi, biraz yukarı ve adamdan öte yana dönük görünüyordu. Adamın elinin üstünden, kadının gözlerini de görmüştüm, kadının da gözleri konuşuyordu. “Rahat bırak beni” diyordu, “Bırak küçük bir yağmur damlasını ısıtayım.” Adam mendilini çıkarıp beni sildi.
Tuhaf şey aslında, kadın bugün yalnız ama çok kalabalık görünüyor. Yani nasıl söylesem ceketini bir açsa içinden çiçekler fışkıracak gibi veya bir adama sıkı sıkı sarılıyor gibi veya bir çocuğu belinden tutmuş kıkırdayarak uçuruyor gibi.
Kadının ayakkabısından buharlaşmaya başlarken birazcık da kızgındım. Ben iki kez aynı yere düştüm diyecektim, diyemeyeceğim.
|
 |