 |
|
 |
|
DAĞ SOLUĞU

Gün yinelenen her günkü gün. Gökyüzünün maviliği içimin donukluğunu götüremiyor. Bir kitabın sayfalarını karıştırıyorum. Fazla sürmüyor dağılıyorum. Beynim uyuşuyor gibi. Saksılardaki çiçeklere bakıyorum naylon kadar suni geliyor bana. Dışarı fırlıyorum sonra. Dereler kurumuş, kurbağalar ölmüş, gelincik tarlalarının yerini betonarme yapıların soğuk duruşu almış. Komşum hep söyler; seneler öncesi yeşillikten, kuş cıvıltılarından geçilmezmiş buralardan...
Bu tatil günü parka gitmeyeceğim.Gözlerini avuçları içerisine almış akşamdan kalma, ya da naylona sarınarak bankta uyumuş insanlarla karşılaştığım yeter.Dilenciler, eşyalarını zorla satmaya çalışan seyyar satıcılar yine acı verecekler bana. Kimsesiz sokak çocukları da.. Gürültü ve zihin yorgunluğunun verdiği gerginlikle kütüphaneye de gidilmez her halde. Başka bir yer olmadığına göre bir dağ kalıyor. Evet evet...Dağlara çıkmak istiyorum bugün.Karşıya bakıyorum, ellerimi uzatırsam yakalayacağım gibi geliyor bana.Bir yol bulup tırmanıyorum. Yanımdan hızla geçen bir motosikletin sesine jet uçaklarının sesi karışıyor.Karşı dağda taş ocaklarında patlayan dinamitin sesiyle irkiliyorum. Gitgide daha iyi hissedilen serin ve tatlı bir esinti alnımı yaladıkça bir başkalık hissediyorum. Güneşin doğduğu yöne doğru adımlarımı sıklaştırıyorum.Hafif bir üşüme ile birlikte ciğerlerime, beynime oksijen dolduğunu anlar gibiyim. Her üşüme hissimde çocukluk yıllarındaki evimizi hatırlıyorum nedense. Evimiz kerpiçtendi. Toprak damlı idi ama sıcaktı. Ocağımız sönmezdi hiç. O zaman da sabah oluyor, akşam oluyor, gün yine yineleniyordu. Fakat çektiğimiz sıkıntılara rağmen tenceremizde bir giz, ekmeğimizde bir bereket vardı. Öğretmen olmayı düşlerdim hep. Özellikle köy öğretmenliğini.
Bugün beni bu dağ yolarına sürükleyen bir şeyin arkasından yürüdüm.Gözüme kestirdiğim tepeye doğru yaklaşıyorum.Yolda karşılaştığım bir koyun sürüsünün çobanı ve yanındaki küçük çocukla konuşuyorum. Kardeş olduklarını öğreniyorum.Üstü kirlenmiş ama içi pırıl pırıl olduğu bakışlarından , duruşundan anlaşılan çocuğa soruyorum:
-Adın ne senin?
-Hasan...
Bademlerin çiçek açması nasılsa öyle masum duruyor.
-Köyümüze gelecek olan öğretmen siz misiniz yoksa?...deyince ayaklarım yerden kesiliyor sanki.Bir şeyler oldu işte....
“-Hayır ...Öğretmen değilim” diyorum ama Hasan çilek biçimindeki yüzü, çekik burnu, sımsıcak bakışlarıyla “ öğretmen olsana “ der gibi bakıyor.Uzun bir zamandır duyamadığım hoş bir ılıklık yayılıyor bedenime..
-Okula gidiyor musun Hasan?
-Gidiyorum, Üçüncü sınıftayım.
Bir şeyler vermek arzusu uyandı bende.Ceplerimi karıştırdım.Cep takviminden başka bir şey bulamadım. Onlardan ayrıldıktan sonra tepeye adeta koşarcasına çıktım.
Dağlar arasında irili ufaklı köyler serpilmiş. Köpek havlamaları, keçi sürülerinin çıngırak sesleri geçmişten gelen bir musiki gibi uzaktan uzağa yankılanıyor. Dağların seherle buluştuğu saatlerde burada horoz seslerini dinlemek kim bilir ne kadar hoştur? En yakın köye dikkatimi topluyorum.Batı kenarında okul binası...Okulun bahçesinde elele tutuşmuş şarkı söyleyen çocukları hayal ediyorum.Saatler geçiyor...Daktilo tuşlarında ağrıyan parmaklarım, karatahtaya harf yazmaya özlemli gibi yanmaya başlıyor.
Dağ soluğuyla ayağa kalkıyorum.Ellerimi köylere doğru uzatıp yeni yürümeye başlayan çocukların ellerinden tutarak gidebileceğim yere kadar götürme isteğini şiddetle duyuyorum.Varsın saçlarım ak olsun, alnım çizgilerle bölünsün...
|
 |
 |
|
 |
|
|