 |
|
 |
|
DENİZ KIZI

Birkaç metrelik köhne sandalımla hemen hergün balık tutmaya giderdim ama o sabah daha bir başkaydı sahil. Gecenin koynundan kopan güneş yakamozlara henüz teslim olmuş dalgaları okşarcasına, ayazdan bir rüzgar vuruyor yüzüme bir kaç kum tanesi ile birlikte. Martıların kanat çırparken attıkları çığlıklar sanki keman senfonisi gibiydi. Sandalımı kıyıdan hafifçe iterek içine atlayıp küreklere asılmaya başladım. Genelde açık denizde avlanırdım ama o gün az ilerdeki irili ufaklı koyların kayalıkları önünde deniz sanki bir bardaktaki su kadar sakin ve durgundu, en küçük bir dalga dahi yoktu. Evet, karar vermiştim bugün kayalıklarda avlanacak, hemde kürek çekmekten fazla yorulmamış olacaktım.
Birkaç koyu geride bıraktıktan sonra sandalımı o güne kadar hiç gitmediğim küçük bir koyun içine sürmeye başladım, birkaç dakika sonra kayalıklarla örülü küçük koyun içindeydim. Deniz o kadar durgun ve sakindiki, sanki kocaman ve masmavi bir kaya parçası gibi gibi görünüyordu sandalımın altında. Kancaları hazırlayıp oltalarımı yavaşça denize bırakıverdim. Zaman ilerliyordu ama oltalarda en küçük bir kıpırtı dahi yoktu! bir kez daha, bir kez daha yemleri tazeleyip salıverdim oltaları ama yine değişen hiç bir şey yoktu, oltalarda tek bir kıpırtı dahi yoktu. Sakin denize inat sessizlik kararı almıştı sanki oltalarımda balıklar gibi... Güneş neredeyse tam tepemin hizasına gelmiş, benimse içim geçmiş arada gözlerimi kapatıyordum. Tam o sırada "Bu koyda balık bulamazsın" diye bir ses yankılandı kulaklarımda... Kendi kendime hayal görüyorum herhalde diye düşünürken bir kez daha "Bu koyda hiç balık tutamazsın" sesini duydum. Arka tarafımda engin deniz, ön tarafımda metrelerce yüksekliğinde kayalıklarla çevrili küçücük bir koy ve sakin sular... Ben hala sesin nereden geldiğini ve kimin seslendiğini şaşkınlık içerisinde bulmaya çalışıyordum. Oltaları unutmuş sandalımı sola, kayalıklar hizasınca sürmeye başladım, bir kaç metre kayalıklara yakın kürek çektikten sonra kayalıklar arasında küçük bir girinti, neredeyse sandalın ancak sığabileceği büyüklükte bir mağara gördüm.
Sandalın ön tarafını mağaranın girişine sokup tamamen eğilerek sandalı mağaradan içeri akarına bıraktım. Bir iki metre sonra mağaranın dar girişinden kurtulup iç mağaraya girmiştim bile. Allah ım gördüklerim kesinlikle bir rüya dedim kendi kendime... Mağaranın yüksekliği neredeyse kırk elli metre kadar vardı ve aşağı taraflarına ise üç dört tane kocaman gemilerden sığacak kadardı. Kenarlardaki rengarenk dikit ve sarkıtlarıyla kayalıklardan oluşmuş bir saraydı sanki. Tam o sırada daha önce duyduğum ses "Sana demiştim bu koyda balık bulamazsın." dedi. Bu sefer sesin nereden geldiğini kesin anlamıştım, sandalımı az daha ileriye sürdüm. İşte bu gerçekten rüya olmalıydı! Çünkü mağaranın ortasında denizden yükselen bir kaya parçasının üzerinde milyonlarca değerli taşın birleşiminden oluşmuş kocaman bir midye kabuğunun içinden bana bakan bir çift göz, kusursuz bir beden, uzun sarı saçları omuzlarından göğüslerini örterek neredeyse denize ulaşan bir varlık. Büyülenmiş gibiydim, gözlerinden gözlerimi bir an çektiğimde ayaklarının olmadığını gördüm! Allah ım, çocukken okuduğum masal kitaplarındaki gibi ve her zaman hayallerimi süsleyen bir Deniz kızı...
Gözlerimi alamıyordum, zaman durmuştu sanki. Sandalım yavaş yavaş kendiliğinden ona doğru yaklaşıyordu ve neredeyse dokunabilecek kadar yakınındaydım... Saçları güneş gibiydi, dudakları deniz kokuyordu... Nefes alıp verdikçe inip kalkan göğüsleri fırtınada kabaran deniz misali, bir mükemmellik abidesi gibi duruyordu karşımda. Gözlerindeki pırıltıyla hafif tebessüm ederken ıslak dudakları aralandı; "sana söylemiştim, burada balık bulamazsın" dedi ve bir iki saniye içinde durduğu kocaman midye kabuğundan sulara süzülüverdi. O kadar ani olmuştuki gözlerimin önünden kaybolup gitmesi, hala kendimi toparlayabilmiş değildim. Mermerden bir heykel gibi sandalımın içinde kalakalmıştım. Zaman kavramını yitirmiştim. Aklımda, fikrimde, zihnimde ve bütün benliğimde güneşi andıran saçları, kalbime işleyen gözleri, ıslak deniz kokan dudakları ile deniz kızı kalmıştı. Şaşkınlığımı atlatıp kendime geldiğimde hava neredeyse kararmak üzereydi çünkü alaca karanlık mağaranın içine düşmüştü bile... Sandalımı yavaşça içeri mağaraya girmiş olduğum girintiye sürdüm ve yine o küçük delikten dışarı sandalımda eğilerek dışarıya çıktım. Güneş çoktan batmıştı. Mehtap altın sarısı ipek tülünü serivermişti bile denizin üzerine... Birkaç yüz metre ilerdeki deniz feneri ile birlikte kıyıda seyrekte olsa bir kaç evin ışıkları yanıyordu. Aklımda deniz kızı asılırken küreklere, hissetmiş olduğum mutluluk ve huzurun sebebini sorguluyordum kendi kendime... Kendimdeki bütün soruların karşılığına verebileceğim tek cevap ona bir anda aşık olduğum ve onu ölürcesine sevdiğimdi. Allah ım gözleri bir an olsun gözlerimin önünden gitmiyor, deniz kokan dudakları ve saçları burnumun direğini sızlatıyordu.
Küçük sandalımın kumsala vuruşuyla irkilip sandalımı kıyıya çekiverdim. Kumsalın biraz ilerisindeki kulübemde elimi yüzümü yıkayıp şömine bozması ocakta bir kaç çalı çırpıyı tutuşturup atıverdim çaydanlığımı üzerine. Balıktan döndüğüm her günün sonunda bunu hep yapardım. Çayımı demler, derme çatma yaptığım tahta masamda kuzey yıldızına inat geri kalan yıldızlar ve mehtapla birlikte çayımı içerdim... Deniz havsız bir kadife gibi gün boyu olan sakinliğini hala koruyor, bense gözlerimi ufka, denizin nihayetine dikmiş her saniyesi bir film şeridi gibi aklımda kalan o muhteşem güzelliği düşünüyordum. Bir an önce güneşin doğmasını istiyordum. Deniz kızını tekrar görebilmek, aynı bugün olduğu kadar ona tekrar yaklaşabilmek, hatta ellerini tutup saatlerce günlerce ve milyonlarca kez "seni seviyorum" demek için can atıyordum... Gözkapaklarımın isyanıyla birlikte yerini deniz kızıyla dolu düşlerime bıraktı hayallerim, ve tabi çay içmeden geçirdiğim nadir gecelerden biri...
Kurulmuş bir saat gibi tan yeri ağarırken denizin iyot kokusu ciğerlerime kadar ulaşmıştı gözlerimi araladığımda tahta masamın üzerinde. Hiç zaman kaybetmeden mataralarımı suyla doldurup kumların üzerindeki sandalımı denize sürükleyiverdim. Bir önceki günden bu yana tek lokma yemediğim halde yanıma yine yiyecek hiçbir şey almamıştım. Deniz kızı olmadan yemenin içmenin, yaşamanın ne kadar anlamı olabilirdiki... Bütün bunları düşünürken neredeyse yolu yarılamıştım bile ama kalbim yerinden çıkarcasına atmaya başlamıştı bir anda. Kürekleri boşlayıp sandalımı suyun akarına bıraktım çünkü ölmek istemiyordum deniz kızını bir kez daha görmeden...
Gittikçe yaklaşıyordum kayalıkların arasındaki mağaranın küçük girişine. Allah ım bir kez daha onu görebilecekmiyim? Deniz kokan saçlarını, dudaklarını koklayabilecekmiyim? Herşeyden öte ona dokunabilecekmiyim? Ve kalbimin ağzıyla beraber "seni seviyorum" diyebilecekmiydim? Bütün bu cevapsız kalmış sorular beynimi kemirirken mağaranın küçük girişinin önüne varmıştım bile. Bu taraf yokluğum hiçliğim, bir kaç metre ilerisi hayatım, yaşama sebebim oluvermişti bir anda... Yine aynı şekilde hafifçe eğilerek bırakıverdim sandalımı küçük delikten mağaranın içerisine...
Mağaranın içi bomboş ve bir mezarlık kadar da sessizdi. Yavaşça Deniz kızının bir gün önce üzerinde durduğu suların ortasındaki büyük taş parçasının yanına yaklaştım ama heyhat o binbir renkli kocaman midye kabuğundan bile eser yoktu. Sandalımı Deniz kızının bir gün önce üzerinde olduğu büyük taş parçasının yanına yaklaştırıp üzerine çıktım. Sessizlik çıldırtacak gibi, en küçük bir kıpırtı dahi yoktu mağaranın içerisinde. O anda var olan sadece parçalanmış hayallerim ve yüreğimden kopup gelen acıyla birlikte gözlerimde oluşan damlalardı. Zaman ilerledikçe damlalar yerini hıçkırıklara bıraktı. Hem hıçkıra hıçkıra ağlıyor, hemde sıtmaya tutulmuşcasına titriyordum. Büyülenmiş gibiydim, duyduğum acı dayanılmaz olmuştu içimde. Kim olduğumu, nereden geldiğimi, nerede kaldığımı unutmuştum adeta. Gözlerim açık olduğu halde Deniz kokan saçları, ıslak dudaklarıyla belden aşağısı gümüşi pullarla kaplı Deniz kızından başka hiç bir şey göremiyordum karşımda.
Ellerimi uzatıp kendimi Deniz kızının bir gün önce sulara süzüldüğü yerden dibe doğru bırakıverdim. Karanlıktı, hiç bir şey görünmüyordu... Suyun dibinde ne kadar zaman kaldığımın farkın da değildim. Sanki yıllardır, asırlardır suyun altında idim. Sanki sudan dışarıya çıktığımda nefes alamayacak, boğulacakmışım gibi hissediyordum. Hüsranla biten günün sonunda mağaradan ayrılarak sahildeki küçük kulübeme geri döndüm. Diğer geçen günlerin birbirinden hiç farkı yoktu ! Her gün kurulu bir robot gibi aynı şeyleri yapıp duruyordum. Onu en son gördüğüm mağaraya gidiyor, saatlerce ağlıyor, kendimi sakin suların dibine bırakarak dakikalarca kalıp tekrar kulübeme dönüyordum. Geceleri de gündüzlerimden pek bir farkı kalmamıştı. Gözkapaklarımın uykuya esir düştüğü bir kaç saatin dışında hemen her gün tan yerinin ağarmasını Deniz Kızını düşünerek karşılıyordum. Birbirinin aynı şekilde rutin geçen günlerim haftalara, haftalarım aylara karıştı. Sevdiğim, onun için ölümü bile göze almışlığımla beklediğim Deniz Kızı ise hala yoktu.
İnsanların olduğu kadar Deniz kızlarının da hayatları boyunca bir insan görebilme hayaliyle yaşadıklarını duymuştum. Belki onun da şu an Deniz`in dibinde bir yerlerde masmavi umutları ile birlikte gözyaşları serin sulara karışıyordu !...
Sen dalgalarla oynaşıp yakamozlarla raks eden Deniz kızı.
Sen farkındasın şansının Deniz.
Çünkü yalnız senin kollarında yaşıyor Deniz kızı.
Ben bir deli çocuk Deniz kızı, seni delicesine seven.
Hayallerinle yaşayıp, düşlerinle ölen...
Güneşli günler artık geride kalmış, yerini sonbahar`ın gün aşırı yağan yağmurlarına bırakmıştı... O günde yine aylardır olduğu gibi köhne sandalımla birlikte mavi suların koynuna açılıverdim Deniz kızını görebilmek ümidi ile. Gökyüzün`de Yelkovan kuşları kopacak fırtınanın habercisi gibiydiler. Ufuk çizgisindeki kızıllık gri yağmur bulutlarının çoktan esiri olmuştu. Köhne sandalımla birlikte Denizde geçirdiğim yıllar bana bu tecrübeyi kazandırmıştı. Evet; kesinlikle fırtına çıkacaktı ve ben yıllardır böyle günlerde Denize açılmamıştım... Yılın bu zamanlarında şiddetli dalgaların kayalıklara vurduğun da çıkardığı seslerden bırakın insanları, Martılar bile ürkerdi. Bütün bunları düşünürken Deniz kızını ilk kez gördüğüm küçük koydaki mağaranın girişine varmıştım bile... Sakin denizden eser kalmamış, sular yükselmiş, mağaranın küçük girişi neredeyse kapanmak üzereydi. Mağaranın içine tekrar girip bakacağım kesindi aylardır yaptığım gibi, ama bu kez sandalımla birlikte içeriye girmem imkansız gibi görünüyordu yükselen Deniz yüzünden. Sandalımı da bırakacağım ya da bağlayabileceğim hiç bir şey yoktu kayalıklardan başka! Mağaranın girişi kapanmış, ara sıra dalgaların gel git yaptığında bir kaç saniye açılıyordu. Sandalımı yaklaşabildiğim kadar mağaranın girişine yanaştırıp, her şeyi göze alarak kendimi serin sulara bırakıverdim. Nefesimi tutarak mağaranın bir kaç metrelik girişini suyun altından yüzerek geçtikten sonra içeri girmiştim. Dışarıdaki sükunetsizliğin aksine, mağaranın içinde fırtına öncesi sessizlik hüküm sürmekteydi ve Deniz kızı yine yoktu. Aynı esnada suyun ortasındaki büyük taş parçasının üzerinde bir şeylerin pırıldadığını gördüm, ve bir kaç kulaçta yüzerek taşın üzerine çıktım. Allah`ım... Gözlerime inanamıyordum. Kesinlikle ne bir hayal, ne de bir düş olmalıydı gördüğüm şey... Bu da aylardır deli gibi peşinden koşturduğum, hayatımı esir alan Deniz kızı kadar gerçekti. İrili ufaklı, siyah ve beyaz yüzlerce inci tanesinden oluşmuş bir kolye idi gördüğüm şey. Yavaşça avuçlarıma alıp, yüzümü kapattım kolye ile. Onun kokusu sinmişti her yanına. Öpüp kokladım, mutluluktan dökülen gözyaşlarımla her bir inci tanesini ıslatıyordum farkında olmadan.
Bir süre öylece kaldıktan sonra kolyeyi boynuma takıp sakin sulardan mağaranın çıkışına doğru yüzmeye başladım. Giriş tamamen kapanmıştı, tekrar dibe dalıp mağaranın bir kaç metrelik çıkışını suyun altından geçerek diğer tarafa geçmiştim bile. Ama bu taraf bir cehennemi andırıyordu adeta. İçeride kaldığım süre içinde fırtına şiddetini daha da arttırmış, dalgalar daha bir heybetle kayalıklara çarpar olmuştu. Görünürlerde emektar sandalımdan da hiç bir eser yoktu ! Vakit kaybetmeden bütün gücümle kayalıklardan biraz daha uzağa, açık Denize yüzmeye başladım. Bu arada emektar sandalımdan kalan bir kaç parça gözüme ilişti. Demekki dalgalarla sürüklenip kayalara çarparak parçalanmıştı. Çok iyi yüzerdim ama böyle bir havada hiç bir faydasının da olmayacağını adım gibi biliyordum. Deniz kızına duyduğum sevgi gibi dalgaların boyu büyüdükçe, direncim küçülüyordu.....
Denizden yeni mi çıkmıştı, neydi; Saçları, dudakları deniz koktu sabaha kadar...Yükselip alçalan göğsü deniz gibiydi. O gece gördüm, onun gözlerinde gördüm, gün ne güzel doğarmış meğer açık denizde! Onun saçları öğretti bana dalgayı, çalkalandım durdum rüyalar içinde DENİZ KIZI...
Bir gecenin koynundan kopan güneş sana teslim oluyor.Deniz isyan etmiş sahile, medcezirlerde bir ışık dansı yansıyor dalgaları okşarcasına.Denizin rüzgarı ayazdan, vuruyor yüzüme,kirpiklerimde birkaç kum tanesi,Martılarda üzerinde kanat çırpıyor DENİZ KIZI....
|
 |
 |
|
 |
|
|