|
Di`li Geçmiş Zaman

Neden hala buradayım bilmiyorum. Çünkü bazı soruların tek bir cevabı yok. Benimle hiç ilgisi olmayan bir ses, denize bata çıka giden bir teknenin ansızın fırlattığı ışık ya da bahşiş heveslisi bir garsonun verdiği rahatsızlık olmadan ayıramıyorum gözlerimi benliğim olmadan diktiğim yerden. Sanki o ses, o ani ışık ve o garson da olmasa, gözümü dike dike bulanıklaştırdığım herhangi bir obje tarafından yutulacağım gibi geliyor; seviniyorum neredeyse bu rahatsız oluşlara. En son ne zaman konuştuğumu bile anımsayamıyorum. Kafamdan geçenler beni ufalamak üzereyken tam, ağız dolusu ve tüm libidosuyla kahkaha atan bir sahte sarışın tarafından hayata döndürülüyorum; ucuz boyanmış sacının her teli kalın urganlara dönüşüp yavaş yavaş içine gömüldüğüm dipsiz denizimden çıkartıp kıyıya atıveriyor beni. Bazı denizlerim öylesine derin ki, saçlarından daha yapmacık kahkahalarına muhtaç hissediyorum kendimi. Öyle derin ki bazı yüzdüğüm sular, biraz gecikse kahkahası nedenini yıllar önce unuttuğum bir endişeye kapılıyorum. Boğazıma kadar gömüldüğüm bu batağın bir sebebi vardı, biliyorum. Onu hızla yanımdan geçen taksilerin yansıyan camlarından tanıyorum, bazen beni içine alacağı kapkaranlık pardösüsünden bazen boynumun altına saplayacağı gümüş hançerinin yansımasından. Ona arkamı dönsem... Beni her şeyden kopartarak soğuktan mı korur, yoksa sırtımın oluğundan süzülen kanımı mı hissederim? Hiç bilemedim. O geldi, ben boyun eğdim.
Biraz yürüsem? Zaten buraya yürüyerek gelmedim mi? Kabataş’ın bütün sokaklarını tabanlarımla ezdim, neyin hırsını çıkardığımı fark edemeden, anlayamadan, sonra, zaten umursamadan. Kendimi nereye gömdüğümü anımsamaya çalıştım; parke sokaklara hiç bakmadım çünkü kendimi gömmek planlı ve programlı olmadı, oranlı ve düzgün değildi. Arnavut kaldırımlı bir sokakta aynı iki taşı bulmak gibiydi; sabır istedi, veremedim, veremezdim. Siktir ! der gibi atılan bir sigaranın bin bir parça kora dönüşüp ağzına kadar dolmuş bir mazgala girmesi gibi de değildi, çünkü çok az da olsa yapabileceğini bilirsin fırlatırken, belki girer diye atarsın zaten. Hala hasar tespiti yapmaya cesaret edemediğime göre demek ki ilkel bir ameliyat gibiydi varlığımı gömmek; hacamat etmek gibiydi kendi kendimi. Başka hiçbir çare olmadığından ve can havliyle yapıldığı her halinden belliydi, ‘benliğimi’ ne kadar çok sevdiğimi anlatan bir dersti.
Mesela o merdiven... Acaba kaç kez oturup soğuğunu içime çektim pantolonumun gözeneklerinden? Yürürkenki gibi değildi deniz ben o merdivene otururken; biri güneşi bin parçaya öğütmüş ve usulca üzerine serpmiş gibiydi. Canlıydı sanki; içimin en ücrasında hissederdim vapurun köpürerek güzel yüzünü boydan boya çizişini. Hayatım işvesine hayran olduğun ve kaderine üzüldüğün esmer balıketi ve fettan bir orospu gibiydi; isimsiz bir sirk sihirbazıydı gösterisine aşina olmadığım. Ağustosun ağzı köpürürken sığındığın ufak bir gölge bile binlerce hayat çıkarırdı, sana eşlik edişinin içinden. Bu sokakların hepsi biliyor o zamanları, hatta bu kıyafetler, rüzgara sırnaşan bu saçlar, aynaya bakmadan hatırlamaya zorlandığım bu kalın ve gerili yüz... Belki de yürüyüşümün hıncı, organlarımın hiçbirinin sanki bunlara hiç tanıklık etmemişçesine kayıtsız kalmasındandı. Orada olup, olup bitene sadece tanıklık etmiş gibi bile değildim, hiç orada olmamış gibiydim. İçimi ne zaman boşalttınız, nasıl yaptınız diye sormayacağım, çünkü gerçekten bazı soruların tek cevabı yok, onca yaşanmışlığı ne yaptınız ettiniz bana karıp bu Bizans döküntüsüne hapsettiniz. Hangi sarnıcın, dehlizin hangi tünelin içinde inlerim, siz bile unuttunuz şimdi...
“Bir emrin var mı abi?” lafı ve yarısı jöle bir kafanın tam ortasındaki şark kurnazı gülümseme oturduğum merdiven ile arama simsiyah bir pelerin fırlatıyor ve ikna oluyorum yürümenin iyi bir fikir olmadığına. Suyun dibinden ışığa yüzüp yüzeye çıkmak gibi dalıyorum hayallere artık, bir tek çıkınca ciğerlerimi parçalarcasına çekmem gereken soluğum eksik. Kafasına tereyağı çalmışçasına parlayan kalın telli kıvırcık saçlarına bakıyorum garsonun, masa örtüsünün hayret verici beyazlığına, karşımda kıyı boyunca uzanan, şehrin düzensiz, girintili çıkıntılı ve aceleyle tepelere koşan siluetine. Dalgalarla boğuşan tekneler görüyorum; hepsi birbirinden bihaber ayrı bir yöne doğru hayaletler gibi savruluyorlar, güneş kum taneleri gibi gözlerimin içinde. Garsonun daha da yayılan gülümsemesine doğru “Hayır, arkadaşımı bekliyorum.” diyebilecek takati, sanki kısa yaşamının ilk nefesinden beridir bu anı bekliyormuşçasına bir hevesle annesinin memesine yumulmuş, bembeyaz bir bebeğin şirinliğinden ödünç alıyorum, gözlerim tombul baldırlarının boğumlarında geziniyor. Hemen yanından gelen düzensiz şıngırtıların sebebini gayet iyi bilmeme rağmen yine de, bakmadan edemiyorum, gazeteyi burnunun üç beş santim yakınına kadar sokup okumuyor adeta gazeteyi yalıyor izlenimi veren kızın sabit fasılalarla salladığı bacağının ucundan sarkan biçimsiz halhalına. Harçlığını çıkarmak ve daha fazla kişiyle yatabilmek umuduyla istemeye istemeye, belli ki zorunluluktan üçüncü sınıf tanıtımlarda boy gösteren stand hostesleri gibi görünüyor kız, kendi ayakları üzerinde duran kadın imajı hayırlısıyla üzerine bir otursa, ne yaptığını umurunda bile değilmiş gibi. İki ortak noktaları var bebeğin ve dar gömleğiyle beyaz bir sosismiş gibi oturan kızın: biri annesinin memesini diğeri gazeteyi emiyorlar ve ikisi de kelimenin tam anlamıyla huzurlu. Kıskanılacak türden, tedirginlik verici bir huzur içinde yavaş yavaş görüntümden kayboluyorlar.
“Geciktim abi, kusura bakma, eşeğim ben, çıkamadım işten bir türlü.” Enis’in sesi öyle yumuşak ve öyle suçlu ki, duruluğu ve samimiyeti beni kapkara bir balçığın içinden hidrolik bir kolmuş gibi sertçe ama sabit bir kararlılıkla çıkartıveriyor. Belki de göldür içimdeki denizlerim diye düşünüyorum, tüm suların en tehlikelisidir durgun sular; akamayınca kendi dibini çürütmeye başlar.
“Mütevazı davranma lütfen. Gecikme kavramına yeni bir bakış açısı getirdin Enis, tam iki saattir seni bekliyorum.”
“Farkındayım dostum, ama işten çıkmam mümkün olmadı. Çıkmama yakın gelip iki dosya daha fırlattı önüme patron, dilekçelerdeki yazım hatalarını kontrol etmek zorunda kaldım, özür dilerim. Ne haber? Nasılsın?”
“Nasıl olabilirim Enis? Bir düşün bakalım nasılım?”
“Tamam be abartma, elimde değildi diyorum, ne yapayım?” Biraz öncesinin aksine söyledikleri bu kez öylesine inandırıcılıktan uzak geliyor ki bana, hemen ufak bir hipotez geliştirip baktığı yöne bakarak doğruluğunu sınıyorum. Yanılmamak güzel geliyor bir an; az ötesinde sallanan halhallı bacağı kaval kemiği boyunca seviyor kocaman gözleri. Onu bu kadar iyi tanıyor olma duygusu silik bir kızgınlığa karışıyor. “O kadar sıkılmış olamazsın” diyor hınzır hınzır, “Baksana etrafa oğlum”
İçimde otomatik bir mekanizma varmış ve vakti gelince harekete geçmiş gibi soruyor dudaklarım, istemsizliğime şaşırıyorum:
“Senden ne haber?”
“İyi... iyi... Yahu amma inat yaptın, amma astın suratını be!”
“Yorgunum Enis. Aslında dün, o kadar ısrar etmesen evden çıkmayı da düşünmüyordum. Çok dolaştım, başımın ağrısından ölüyorum, ve açıkçası önce neden inatla bu kadar çok beklediğimi sonra neden gelmeyi kabul ettiğimi düşünüp, hatta hayıflanacak kadar da uzun süre seni bekledim.”
“Fena mı oldu? Kaç gündür görüşmüyorduk? Dokuz? On?“ Cevap vermemi beklemeden devam etti: “Tabi sana kalsa düşünür dururdun, neden, niçin, şu mudur bu mudur, kapanırdın eve bu havada, arpacık umrusu gibi düşünür dururdun, madalya verecekler ya, geri zekalı! Halini beğenmiyorum. Gerçekten hiç beğenmiyorum.” Acaba halimi beğenmediğini söyleyen kaçıncı kişi diye düşünüyorum, son iki senedir. Rüzgar narin bir esintiyle saçlarımı havalandırıyor, gözlerimi kapıyorum, Enis konuşuyor:
“Seni aradım dün gece, yoktun...” Yoktun kelimesinin sonunun dişlerinin aralarında bir yerlerde kaybolup gidişi cevap vermek zorunda bırakıyor beni, istemeden nefesle doluyor ciğerlerim, zaten bana bakmayan yüzüne, gözlerine bakmadan:
“Yürüyordum” diyorum, “Dolaşıyordum öylesine”
“Nerelerde dolaşıyordunuz acaba hünkarım?” dolaşmamla mı alay ediyordu yoksa sürekli yelleyen hizmetkarlara doğru tüm iktidarıyla yüzünü uzatmış Arap şeyhlerine mi benzetiyordu esintiye yüzümü uzatışımı, emin olamıyorum:
“Bilmiyorum Enis, şurada burada, ne fark eder ki?”
“ Nerede dolaştığını bilmeyenlere ne derler biliyor musun dostum?”
“ Benim için endişe edişin artık kızgınlığa dönüşüyor olabilir Enis, bence anormal değil bu, hatta değerli bir şey , belki, kimse benzer bir şey yapmıyorken, ama önce laf sokup sonra dostum kelimesine kendinin bile inanmadığı bir vurgu yaparak rahatlayamayacağını ve ilgimi çekemeyeceğini bilecek kadar uzun bir hukukumuz var, öyle değil mi?” masaya oturuşundan beri üçüncü kez göz teması kuruyorum: “ Bunu herhangi bir yapabilir dostum, herhangi biri, bence sen farklı bir şey yapmalısın.” Bakışlarının donuklaşması, söylediklerim yüzünden değil, bana verecek olduğu cevabı tasarlıyor oluşundandı “Harbiye de dolaştım, Beşiktaş’ta ve sabah saatlerinde de Kabataş’ta. Sonra da buraya gelip oturdum”
“Doktor olmana daha 3 yıl daha var sanıyordum, ama maşallah olayı bitirmişsin Cem” Gülümsüyorum, ufukta denizle boğuşan ufak bir balıkçı teknesi gibi bir hayal kırıklığı var yüzünde, anlıyorum ki, beni evden araması ve bulamayınca da cep telefonumdan aramaması kadar özensiz merakı karşısında benim yaşadığım hayal kırıklığı mevzu bahis bile değil, olmayacak gibi de gözüküyor. Onun hayal kırıklığı içinde bir yere sığışıp kıvrılıyorum ben de;
“ Neden aramıştın?”
“ Salağa bak! Ne demek neden aramıştın? İki çift kaşarlı tost iki atom ısmarlayacaktım da o yüzden aradım!” Sıra onun diyorum kendi kendime, bu atağı yapmazsa bütün gün sızlanacak, susuyorum hesabı kesişinin sonuna kadar, ama bu sefer söyleyeceklerini tasarlayan benim. “Neden aramış olabilirim, bugünü konuşmak için aradım, oraya gidecek miyiz, ne yapacağız?” Birden bire tüm nedenlerimi geçersizleştiriveriyor: “Uyuyor olduğunu düşündüm cevap vermeyince, cebini de aramadım o yüzden, zor uyuduğunu biliyorum, çok da önemli bir şey söylemeyecektim ne de olsa, bir gün ihtilal falan olursa, o başka!” Kahkahalarını dinlerken onun da bu fevri çıkışından rahatsız olduğunu anlıyorum, üstelemiyorum.
“Nereye gidecek miyiz?” diye soruşuma kesmediği kahkahalarıyla yanıt veriyor önce ve sonra:
“Demek unuttunuz bay Adler, söyleyin bakalım bu nasıl bir savunma mekanizması? İttirme miydi, kapatma mıydı, bastırma mıydı neydi?” Tamamen haklı olması ve yüzündeki lafı gediğine koyanlara has, kırk yılda bir olur böylesi sırıtışı aynı anda ve aniden zihnimden kayıp gidiyor. Yerimden kıpırdamadığım halde gökyüzünü delip geçmiş gibi hissediyorum kendimi; tek tek vuruşlarını hissettiğim saniyeler içinde. Narin bir eşyaymışım gibi köpüklerle kaplanıyor bedenim, bütün duyularım. Ve atmosferi delip, kül olana kadar yanıp, yine vuruşlarını tek tek saydığım saniyeler içinde yerime geri düştüğümde sabahtan beri bir ruh gibi yaptığım pek çok eylemin, serseriler gibi dolaşıp durmamın, merdivene oturuşumun, hatırladığım onca şeyin ve hatırladığım şeylerin çağrıştırdığı bir sürü diğerlerinin ve edimsiz, yönsüz, kimliksiz adeta hiçbir şeysiz geçirdiğim saatlerin hepsi bir anlam kazanıyor. İstemediğim bir anlam bu; kaçındığım, göz ardı ettiğim, saklandığım...
Çağrışımlar zihnime tecavüz etmeden önce topu topu birkaç saniyem var...
“Unutmuşum Enis...” Donuk bakışlarıma eşlik eden aptal sırıtışım...
İstila !
“Unutmuşum...”
|
 |