|
Doymadım yenilmeye.. Savaş benimle..

Kapkara boyadım ya ben hep gözlerimi yıllardır, yüzümdeki çocukluğu düşmanlardan gizlemek için, vuruldun ya sen ardındaki öze bakmadan o simsiyah maskeye, maske düştüğünde gitme ihtimalin dondurdu hep kanımı. Korkumun temeli özüm değildi, hep istedim insanların beni ben olarak tanımasını. Oysa engel yine bendim, korktum hep insanlardan, kendimi gizledim. Asilik bir hayat tarzı değildir. Asilik bir mecburiyettir. Hayat şartlarının önüne zorla koyup “YE!!” dediği yemektir. Ağzına yüzüne bulaştırırsın bazen. Oysa savaşmak mecburidir.
Sen bir gün şaştın ya gözümden akan yaşlara, siyahı akan tenimin taşıdığı o saf, temiz yana, istediğim gülümseyerek beyazımdan öpmendi oysa.. Ama zayıfları kimse sevmez bu dünyada.. İşime gelmedi, sevemedim hiç bu gerçeği.. Ağırdı karanlık, eğdi günden güne belimi.. Yine de isterdim beni ben gibi sevmeni, isterdim baba gibi sarılıp eş gibi hissetmeni.. Olmadı, gücüm yetmedi hayatın kurallarına. O kurallar ki çakılmıştı alın yazıma kanlı kara harflerle. O kurallar ki hiçbir faninin gücü yetmezdi ezip geçmeye..
Hani kan kırmızı bir akşam vakti ardımda yorgun ayak izleri bırakarak terk ettim ya hayatını, ardımda bıraktığım tek şey ayak izlerim değildi aslında. O akşam yırttığım bir gazete kağıdına sardım yorgun kalbimi, bıraktım seninle yaşanan anıların arasına. Kalpsiz , maskesiz, yalansız, hilesiz, kaybetmeye mahkum bir ruh olarak uçuştum oldan kola. Yoktu gücüm savaşmaya, seninle başladım kaybetmeye ve durmadım bir daha o günden sonra..
Sensizliğe, sonsuzluğa uçuşan bir takvim yaprağının işaret ettiği anda ayağa kalktım ya sergilemek için savunmasızlığımı, her kalkışımda bir yumruk daha indi suratıma. Her kalkış, yenilgiye alınmış bir biletti aslında. Şimdi hangi yalan avutabilir beni? Kim söyleyebilir ki bunun benim hatam olmadığını, üzülmememi? Bu denli yorgunken bedenim, nasıl dik durup savunabilirim ki kendimi?
Bir gün kahve telvesi gözlerine bakıp “Gör beni..” demiştim ya sana, yalnız bana kör olan gözlerin karşısında bunu istemem biraz ironi kokuyordu aslında. Ağır geliyorken tüm bu maskeler, silahlar bana, nasıl taşımışım yıllar boyu sevgimin ağırlığını acaba? Prensin prensesi öptüğü an mutlu sona eren masalların aksine, prens prensesi öptüğü an başlamamış mıydı ağır ve acılı ölümüm? İşte o gün anladım, ben ölmüş bir ruhun hayata bıraktığı dölüyüm..
Ardımdan bağırmıştın ya hani, “Başka kimseyi sevemeyeceksin!” diye.. “Kimse” olmanı diledim o gece,seni de artık sevemeyeyim diye.. Yine de acı yazılıydı alnımda, yoktu başka çare.. Her yenilginin ardından sana geldim ben sürüne sürüne, yamalı ruhum, yaralı bedenimle.. Yediğim her tokatta senin adın çınladı boşlukta tekrar tekrar, sen hiç bilmesen de..
Buradayım, kanlar damlıyor alnımdan, avuçlarım yara içinde..
Yine de her acı senin adını damgalayacaksa inatla bedenime,
Yenilmeye doymadım ben..
Savaş benimle..
Kapkara boyadım ya ben hep gözlerimi yıllardır, yüzümdeki çocukluğu düşmanlardan gizlemek için, vuruldun ya sen ardındaki öze bakmadan o simsiyah maskeye, maske düştüğünde gitme ihtimalin dondurdu hep kanımı. Korkumun temeli özüm değildi, hep istedim insanların beni ben olarak tanımasını. Oysa engel yine bendim, korktum hep insanlardan, kendimi gizledim. Asilik bir hayat tarzı değildir. Asilik bir mecburiyettir. Hayat şartlarının önüne zorla koyup “YE!!” dediği yemektir. Ağzına yüzüne bulaştırırsın bazen. Oysa savaşmak mecburidir.
Sen bir gün şaştın ya gözümden akan yaşlara, siyahı akan tenimin taşıdığı o saf, temiz yana, istediğim gülümseyerek beyazımdan öpmendi oysa.. Ama zayıfları kimse sevmez bu dünyada.. İşime gelmedi, sevemedim hiç bu gerçeği.. Ağırdı karanlık, eğdi günden güne belimi.. Yine de isterdim beni ben gibi sevmeni, isterdim baba gibi sarılıp eş gibi hissetmeni.. Olmadı, gücüm yetmedi hayatın kurallarına. O kurallar ki çakılmıştı alın yazıma kanlı kara harflerle. O kurallar ki hiçbir faninin gücü yetmezdi ezip geçmeye..
Hani kan kırmızı bir akşam vakti ardımda yorgun ayak izleri bırakarak terk ettim ya hayatını, ardımda bıraktığım tek şey ayak izlerim değildi aslında. O akşam yırttığım bir gazete kağıdına sardım yorgun kalbimi, bıraktım seninle yaşanan anıların arasına. Kalpsiz , maskesiz, yalansız, hilesiz, kaybetmeye mahkum bir ruh olarak uçuştum oldan kola. Yoktu gücüm savaşmaya, seninle başladım kaybetmeye ve durmadım bir daha o günden sonra..
Sensizliğe, sonsuzluğa uçuşan bir takvim yaprağının işaret ettiği anda ayağa kalktım ya sergilemek için savunmasızlığımı, her kalkışımda bir yumruk daha indi suratıma. Her kalkış, yenilgiye alınmış bir biletti aslında. Şimdi hangi yalan avutabilir beni? Kim söyleyebilir ki bunun benim hatam olmadığını, üzülmememi? Bu denli yorgunken bedenim, nasıl dik durup savunabilirim ki kendimi?
Bir gün kahve telvesi gözlerine bakıp “Gör beni..” demiştim ya sana, yalnız bana kör olan gözlerin karşısında bunu istemem biraz ironi kokuyordu aslında. Ağır geliyorken tüm bu maskeler, silahlar bana, nasıl taşımışım yıllar boyu sevgimin ağırlığını acaba? Prensin prensesi öptüğü an mutlu sona eren masalların aksine, prens prensesi öptüğü an başlamamış mıydı ağır ve acılı ölümüm? İşte o gün anladım, ben ölmüş bir ruhun hayata bıraktığı dölüyüm..
Ardımdan bağırmıştın ya hani, “Başka kimseyi sevemeyeceksin!” diye.. “Kimse” olmanı diledim o gece,seni de artık sevemeyeyim diye.. Yine de acı yazılıydı alnımda, yoktu başka çare.. Her yenilginin ardından sana geldim ben sürüne sürüne, yamalı ruhum, yaralı bedenimle.. Yediğim her tokatta senin adın çınladı boşlukta tekrar tekrar, sen hiç bilmesen de..
Buradayım, kanlar damlıyor alnımdan, avuçlarım yara içinde..
Yine de her acı senin adını damgalayacaksa inatla bedenime,
Yenilmeye doymadım ben..
Savaş benimle..
|
 |