İstiklal Caddesi’nde yürüyorum. Her gün telaşsız adımlarla evden işe, işten eve yürüyorum bu caddeyi. Gündelik yaşamın içinde kaybolup gidiyor cadde. Telaşsız adımlarımın altında eziliyor, biraz daha aşınıyor. Kayboluyor sonra. Fark etmeden yürüyüp geçiyorum. Güneşli bir bahar sabahındayım. Galatasaray Lisesi’nin tam önünde güneş keyifli bir açıyla yüzümü aydınlatırken bir anda duruyorum. Lise’nin o devasa demir kapısının tam önünde. Kafamı kaldırıp kapının ihtişamını seyrettim biraz. En az 10 metreyi bulan yüksekliği, iki arabanın rahatca geçebileceği o büyük kapının önünde.
Bina, Osmanlı İmparatorluğu’ndan günümüze taşınmış ihtişamı ile karşımdaydı işte. O ihtişamın ulaşılmaz, korku ve saygı uyandıran devasalığı yansıyordu bu kapıdan. Bir anda fark ettim ki; aslında sadece bu kapıdan değil bu caddenin neredeyse her köşesinden yansıyordu o ihtişam. İnsanın içinde ancak bu tablonun bir parçası olmakla tarif edilebilecek garip bir gurur duygusu ve beraberinde saygı hatta bir o kadar da şaşkınlık yaratıyordu.
Beyoğlu’na ait eski resimleri düşündüm. O eski resimlerdeki Beyoğlu`nun neredeyse aynılığını koruduğu İstiklal Caddesi’nde değişen yalnızca dükkanların dışı galiba. Işıklarla, boydan boya cam vitrinlerle ferahlatılmış dükkanlar. Öyle bir cümbüş ki gözler önündeki insan kafasını bir metre yukarıya kaldırmayı akıl edemiyor. O gözümüze çok tanıdık çok alışılmış görünen hemen tüm dükkanların bir kat üstünde tarih uyuyor sanki.
Renk ve ışık cümbüşüyle tanıdık, hatta normal görünen bina formları kafanı biraz kaldırınca bir olağanüstülüğe bırakıyor kendini. O taş oymalar, sütunlar yüksek tavanlı ince uzun pencereli katlar hangi uazk görüşün eseri acaba? Yüzyıl sonraya taşınan sağlamlık, estetik hangi hayal gücünün eseri? İnsan bunu düşünmeden edemiyor.
Caddenin tramvay raylarıyla bölünmüş orta noktasında duruyorum. Her iki yanımda uzanan binaları seyrediyorum. Ancak bu seyrediş hali, hemen her gün baktığım, gördüğümü sandığım, telaşsız adımlarla yürüdüğüm bu caddeyi farklı görmeme olanak veriyor. Çok geniş alanlara sütunlarla oturtulmuş 5 veya 6 katlı binalar. Adım başı pasajlar. Davetkar kapılar. O kapılar benimle konuşuyor sanki. “Hepinizi alır misafir ederim daha da boş yer kalır yeni geleceklere. Yeter ki gelin gezin yaşayın içimde, beni de yaşatın. Taşıyın beni bugünden yarına. Sizden öncekiler taşıdılar beni bugüne. Siz de sizden sonraya taşıyın. Benim engin konukseverliğim var. Hepinizi başımın üstünde ağırlar gönlünüzü hoş ederim. Hoş gelin, hoş bulun” diyor her biri. Hepsinin başka şivesi var. Onlar konuşurken. farklı aksanlar fark ediyorum belli belirsiz.
Eskilerin deyimiyle yedi düvel, yedi cihan gelip geçmiş bu caddenin her metrekaresinden. Dünyanın her ülkesinden ayaklar adımlamış buraları. Mermerleri aşındırmış. Mermer denizi sanki heryer. Bembeyaz. Bazı binalar, ben de varım ben de yaşarım diyerek daracık bir araya sıkışıp varlığını ilan etmiş.
Asıl buraların efendisi heybetli kapılarıyla hanlar ve pasajlar diye düşünmeden edemiyorum. site de syrie yazan pasajın kapısında duruyorum. 1800 lü yıllardan kalma bir bina sanırım. Kapının sağ tarafında göz hizamda taştan bir plaket asılı. O yüksek demir kapısından içeriye loş bir koridor uzanıyor. Koridor dediğim yerin genişliği bir 6-7 metre vardır sanırım. Binanın büyüklük, genişlik, yükseklik formları o kadar sıra dışı ki. Böyle bir binanın koridoru da elbet mütevazi bir evin salon ebatlarında olmalıydı tabi diye mırıldanıyorum gülümseyerek. Bina caddeden bakılınca çok yüksek görünüyor. 6 veya 7 katlı. Ancak içeriden bakınca bambaşka duygular uyandırıyor insanın içinde. Kafanı kaldırdığında gökyüzünü görecekmiş gibisin. Öyle bir aydınlık duygusu var içeride. Ama gökyüzü görünmüyor. Bir kaç farklı bloktan oluşan bina, bloklar arasında köprü gibi dar koridorlarla birbirine bağlanıyor. Girişteki plakette yazdığına göre; iki farklı pasajmış ilk inşa edildiğinde. Sonradan bu koridorlarla birleştirilmiş. Giriş dükkan üst katlar ev olarak planlanmış. Bu, içinde aydınlık duygusu oluşturmayı başaran loş koridor, hiç bitmeyecekmiş hissi uyandırıyor içimde. Tam koridor bitti derken, iki yanımda tıpkı girdiğim kapı gibi büyük birer kapıyla daha karşılaşıyorum. Üç kapısı varmış pasajın. Üstkatlara çıkan üç ayrı ana merdiven var. İnce, uzun pencere camları kat kat sanki sonsuza uzanıyor.
Mermer geniş merdivenlerin ilk basamakları aşınmış. Ne çok insan, ne çok ayak, ne çok ayakkabı basmış geçmiş bu basamaklardan kimbilir?