|
Yagmur Yağıyordu

-Kalsaydın!
-Yok kalmam, sınavlar iyi geçti.
Mehtap ve Nur da ayağa kalktı, Nur ;
-Sağol güzel bir sohbet oldu.
Cem tamamladı;
-Hikaye ile içimizi kararttın, alacağın olsun.
-Ben içimden geldiği gibi yazıyorum, idare et.
Nur;
-Hüzünlenmek, ağlamak da ihtiyaçtır.
Cem;
-Sağoool Nur. Bütün ihtiyaçlarımız bitti bu kaldıydı. Her gün gülmekten çatlıyoruz ya.
Nur gülümsedi. Ben kapıya yöneldim;
-Benden yaşı büyük olsa dövecek galiba yahu. Yine de belli olmaz ben acele kaçayım.
Hüznü gizleyen birer gülümseyiş yüzümüzde vedalaştık. Abisiyle, ablasının arkasında kalan Nur, gülüşümün perdelediği hüznü farketmiş gibi yeniden el salladı, bu kez çocuk gibi bir gülümseyiş ekleyerek. Sanki “Konuştuklarımla seni üzdüm ama artık neşelen” der gibiydi. Bir kez daha zoraki gülümsedim. yüzünün daha da sararması içimdeki korkuyu büyütmüştü.
Cem beni bahçe dışına kadar uğurlamak için ısrar etti. Nur’dan uzakta konuşma fırsatı bulunca sordum;
-Cem benim fark ettiğimi siz de fark etmişsinizdir. Yüzü çok solgunlaşmış, sararmış.
-Evet fark ettik. Avrupa’daki doktorlar iyileşmeye meyilden bahsettiği için, düzelir diye umut ediyor, bekliyoruz. Fakat bir yandan da endişeleniyoruz. Bilmiyorum ki ne yapalım.
-Ayrıca bir sarılık kapmış olmasın. Bir arkadaşım, “Bazen çocuğu bir hastalıktan hastaneye götürür, başka bir hastalık kapıp gelirdik” derdi.
-Bulaşıcı bir hastalık kapmış olabilir diyorsun ha.
-İnşallah yoktur böyle bir şey ama... annem de ısrar ediyordu, “Doktora gösterin sararıp soluyor” diye. Biz de “Birşey olsa İsviçre’deki doktorlar fark ederdi” diyorduk. Ama sen de böyle konuşunca iyice huzursuz oldum. Yarın götüreyim hastaneye.
-Çok iyi olur. Ben yarın gündüz nöbetçiyim, akşamda iş yerinden bir abiye davetliyim. Akşama kadar bir netice olursa eğer beni de sonuçtan haberdar edebilirsen sevinirim.
-Tamam.
Elini sıkıp vedalaştıktan sonra otobüs durağına doğru yürüdüm. Şansımdan hemen gelen otobüse bindim.
*** *** *** *** *** *** *** *** *** *** ***
Otobüsün camından dışarıyı seyrediyorum. Kimi caddelerde hayat yeni başlıyor gibi, hareketli neşeli insanlar, kimi otobüs duraklarında yorgun insanlar evine gitmek için bekleşiyor. Geç saatte , yorgun argın evine gitmek için bekleşen insanlar bayramlarda kolay kolay evinde kalamayan babamı hatırlattı. Bazen bayramın ilk günü sabah işe biraz geç giderdi, ne kadar sevinirdik. Tabii sabah 1-1,5 saat geç gidince o gün akşam sabaha kadar çalışacağını bilmezdik. Şimdiki gibi internet, cep telefonu olmadığından bayramlarda PTT’nin bayramlarda çok fazla tebrik kartı işi olur, zorla fazla mesai yaptırılırdı.
Evimdeyim. Halen yazdığım ve internette yayınladığım “Bahar hikayeleri” ne devam etmem gerekiyor. Fakat öylesine isteksizim ki. Hikayeye devam etmem için bir sürü destek maili alsam da, istemeyen bir kişinin maili moralimi bozdu, yazmakta zorlanıyorum. Yine de masanın kenarına sandalyemi çektim, kağıt kalem zaten hazırda beni bekliyor. Acaba bahar hikayelerine Nur’u da katsam mı? Gerçek hayatttan bazı alıntılar yapsam, isimleri değiştirsem olur mu? Kararsızım ama zaten Nur’u bahar hikayelerine katmam çok zor. ‘Bahar hikayeleri’ndeki Gül sağlıklı bir kız. Vazgeçtim. Zaten hikaye fazla girift olur, gerçekle sanal birbirine çok karışabilir. Mesela Nur, Allah korusun ölürse, zaten hikayenin sonunu getiremem, yazamam. Okuyucu nerenin gerçek, nerenin hayali olduğunu çözebilir mi, çözmek ister mi? kafam iyice karıştı. Aslında Matrix filmindeki sorular da beynimde uçuşuyor; “Gerçek nedir” ,” Bu soluduğunun hava mı olduğunu sanıyorsun” ... Evet gerçek neydi, gerçek yaşadığımız mı, yaşadığımızı sandığımız mı? Çünkü ikisinin arasındaki farkı anlamayabiliriz. Tıpkı etkileyici bir rüyadan uyandığımızda, “Rüyamıydı-gerçek miydi? “ diye bir süre düşündüğümüz gibi. Çevremizdeki birileri bizim rüyamızı bilse ve rüya gerçek miş gibi davransa işimiz ne kadar zor olurdu. Zannedersem şöyle bir söz vardır filmde; “Eğer bir şeyi düşünüyorsak o gerçektir. Çünkü başkaları görmesede, bilmese de , o bizim beynimizde yaşanmış gibidir”. Bence doğru, çünkü beş duyumuzla hissettiklerimiz beynimize iletiliyor ve gerçek olup-olmadığına beyin karar veriyor. Beynimize bir şekilde elektrot vb.. cihazlarla veya hipnozla birşeyin olduğu mesajını verirsek, beynimiz onun gerçekliğini kabullenir, olmamış olsa bile. Hipnozla “Sen siğaradan nefret ediyorsun” fikrini verdikleri gibi.
Ben düşünceler içindeyken, kağıt kalem önümde mahsun mahsun bakıyor. Yazı yazmak ne kadar zor geliyor, düşüncelerimin ucundan Nur’un ölümü geçiyor, kalkıyorum. İnternet okuyucuları biraz daha bekleyecek gibi. Ceketimi alıyorum, Nur’un mahsun bakışlarıyla beraber dışarı çıkıyorum. Dilimde Nur’un kulağına çalınan şarkı; “Ölüm de var”, yürüyorum...yürüyorum.
Sen geldiğinde
Ben yoktum
Ben beklerken de sen…
…….
Oysa seni aramıştım
yıllarca
yokluğunda
…….
Yokluğunda umut vardı
gelmen için.
Geldiğinde
bitti her şey
Çoktan gitmiştim
ben
bırakıp gençliğimi
geride…
Karanlık, loş sokaklarda yürüdüm bir süre. Evlerin ışıkları bir bir sönüyordu. Ve ışıklar gitti bir anda. Altındağ’ın, Atıfbey mahallesinin karanlığı da pek hoş olmuyordu. Karanlıkta yaklaşan her ayak sesi düşman gibi, hata canavar gibi geliyor insana. Tabii ben de çekiniyordum.
Misafirliğini geç saatlere kadar sürdürmüş ailelerin benden çekindiğini fark ettiğimde iyice yolun uzak tarafına geçtim. Bazı ailelerde babalar, bazı ailelerde anneler uyuyan çocuklarını sırtına almıştı. Ailelerde, loş sokakta tek başına yürüyen, sessiz birini fark etmek korkuya neden olsa da, yanlarında yürüyen çocukların neşesi yerindeydi, şakalaşıp, koşturup duruyorlardı. “Çocuklar uyur, babalar taşır” diyen reklâmdaki gibi, ben uyurken veya yorgunken annem-babam taşımıştır beni. Fakat benim daha çok aklıma, babamın anneannesi Hatice ninemizi sırtında taşıyışı geliyor. Yaşlı, şakacı, sevgi dolu, lafı sözü kimseyi kırmayan biriydi rahmetli. Ağlamasıyla gülmesi birer dakka araylaydı sanki. Bir bakarsın kocasının üzerine getirdiği kumayı hatırlayıp ağlıyor, bir bakarsın, babamın yaptığı bir espriye gülüyor. Onun bu kadar yaşamasının formülü belki de buydu. En üzüldüğü konu bile çabucak kaybolur giderdi. Kendime baktım, her üzüldüğüm içimde kale olmuş, bir tuğlasını bile yerinden sökemiyorum.
Evime geldim, şöyle yan gözle kağıt kaleme baktım, çoktan uyumuşlar. Perdeleri örttüm, ışığı yaktım, aynada tanıdık bir yüz. “Hiç senle muhabbet edecek halim yok”. Aynada kalan yüzüme, yüz vermedim. Çektim yorganı başıma yumdum gözlerimi. Karşımda beliren tatlı bir yüz gülümsedi, “iyi uykular” gözlerimi açsam kaçacaktı, biliyorum. Gözlerimi daha sıkı yumdum.
|
 |