|
Yüreğim Dağlar Da Kaldı

Düşündükçe hala içimdeki o güzelim dağlar büyür, büyür de sığmaz içime ırmaklar, çaylar, dereler...
Yıl 1988 ilkyaz Caferli’deyim genç yaşlarda ölen bir çocukluk arkadaşımın hayali gelip takılıyor gözlerimin önüne, kalbimden bir yer kanıyor, hüzünlü bir ırmak gelip takılıyor yüreğime sanki. Gece oluyor ay takıyor peçesini, inanılmaz güzellikte tarıyor saçlarını ağaçlar, söğüt dallarının üstünde sabah ışıltısıyla konuşuyor gece kuşları, karşıda Munzur, Mercan dağları.
Sabah uyandığımda yamaçlara bakarken virane olmuş köyümü, göçüp giden insanları düşünüyorum. Sonra bu köydeki sevdalarım, sevinçlerim, düşlerim, korkularım gelip takılıyor usuma. Dalıp dalıp gidiyorum, bir kitabı okur gibi canlanıyor çocukluğum, canlanıyor ilk gençliğim gözlerimin önünde, kalbim her sayfada duruyor sanki. Uçup gidiyor kırlangıçlar bir anın peşinde... Bir boşluktan bir boşluğa taşlara vura vura su olup akıyor yüreğim...
Eskil sokaklarında anıların dolaşıyorum, öksüz bir çocuk gibi yüreğimde kırık bir dal sızısı ve soluk ürpertisi bir yaprağın
bir dost izi arıyorum, kirlenmemiş bir bakış çocukluğumun ince sızısından kalma alıp götürmek için uzak bir kıyıya
Bahar Caferli’ye bir başka güzel gelir, adeta bir cenneti andırır. Dağları, yamaçları keklikler doldurur, kekliklerin ötüşü sarar her yanı. Dereleri bir hoş akar, kenger dolu, kekik kokulu yamaçlarda, kekik kokulu pınarların sularını, kendi sularına kata kata balkıyıp akar. İki yanında uzayıp gider gedik şeridi. Her tarafta serin serin yeller eser... Uzun selvi kavakları, dalları geniş sögütlerle neredeyse bir ormanı andırır. Her bahar ağaçlar yeniden göverir, her taraf kuş sesleriyle dolar, erikler çiçek açar, yapraklar incecik ve pırıl pırıl olur, rengarenk çiçeklerin kokuları sarar her tarafı... İsimlerini bilmediğim yeşil pırıl pırıl dolmalık yapraklar, yenen, çeşit çeşit yemeği yapılan taze otlar, bitkiler, gelinlerin ve genç kızların en önemli uğraşıları olur ilkbaharda...
Anımsıyorum da düğünlerde, seyranlarda yoksul çocukların açlıkları gözlerinde okunurdu, pilav ve pilavın üstüne konan satır kaygını bir avuç eti kapışırlardı. Bazı yıllar keçilere, koyunlara hastalık vurduğunda, ölüme soluk kala malına kıyarsa köylülerin biri, pişirdiğinde her lokma et kokar kokar da Caferli nasıl gurbete gidenleri ardına takıp götürürse, et kokusu da yoksul çocukları ardına öyle takıp getirirdi.
Köye ne zaman gelsem Ninemin sevecen bakışlarını hep üzerimde hissederim. Doğup büyüdüğüm Caferli köyünü, bahçelerini, eriklerini, insanlarının çoğunu artık belki de hiç göremiyeceğim, bir daha görmeye belki de fırsat vermeyecek ölüm ... Bir flim şeridi gibi hepsini tek tek geçiriyorum gözlerimin önünde, hala çocukluk düşleri kurarım bazen... Hani diyorum bir kuş olsam ya da bir zengin, Caferli’nin ve dünyanın ekmeğe muhtaç bütün yoksul çocuklarını sevindirebilsem. Aha desem yiyin yiyebildiğinizce, giyin giyebildiğinizce, alın size oyuncak, oynayın alabildiğinizce. O an çocukların gözlerindeki sevinci görsem, yüreklerindeki sevinci duysam..Belki de o benim en ulaşılmaz mutluluğum olur kimbilir?...
bütün baharlara geç kalmış, yorgun ve yaralı bir yolcuyum heybemde türküleri unutulmuş bir şafağın yalnızlığı geçtiğim bütün kıyılara gözyaşı yağdırıyorum
Çocuklarım sevinçli görünüyor, onları da yaylalara götürmeyi düşünüyorum ama sonra deneyimli köylülerin beni uyarmalarından yola çıkarak vazgeçiyorum. Çocuklar alışkın olmadıklarından yüksek yaylaların havasından etkilenip hastalanabilirlerdi. Nihayet onları köyde bırakıp uzak yaylalara gitmek için bir at arıyorum getirilen atlar pek besili ve güçlü görünmüyor, çocukluğumun o küheylan atları yok artık Caferli’de. Sonra başka bir köyde yaşayan Rıza dayım atını gönderiyor bana. Dayım hayatımda tanıdığım saygı duyduğum, onurlu, dürüst, merhametli insanların en başında gelir.
Çocuklarımın büyükçe olanları köyün çocuklarıyla bağ, bahçelerde oynamayı seviyorlar, ama iki küçük, Özgür ile Deniz benden ayrılmak istememekte direniyorlar. Nihayet Özgür’ü ikna ediyorum orada kalıp kendi yaşıtlarıyla oynamayı kabul ediyor, ama üç yaşını henüz yeni doldurmuş küçük oğlum Deniz’i ikna etmek hayli zor oluyor, sonunda yanıma alıp yakın koylara, tepelere gidip akşama geri dönüyoruz. Oğlum ata binmeyi çok seviyor, çoğu zaman tek başına duruyor atın üzerinde. Dağlarda çok güzel fotoğraflarını çekiyorum Deniz oğlumun. Yalnız giyimiyle pek köylü çocuklarını andırmıyor tabi...
Köyde on gün kaldıktan sonra planlı bir şekilde tek başıma dinlene dinlene, içimde yıllarca hasretini büyüttüğüm munzur ve mercan dağlarına doğru yola çıkacaktım, çocukluk arkadaşlarım refakatini kabul etmeyip sabah erken son olarak ordaki dostlar ve çocuklarımla vedalaşıp yola çıkıyorum.
İlk durak uzak yaylalar olacaktı. İçimi ürperten bir sevinç , bir esinti durmadan saçlarımı okşuyor. Uzun ve birazda yorucu bir yolculuktan sonra Teyran tepesine geldim. Epey yol aldıktan sonra at da ben de yorulmuştuk, atın gemini eyerin üstündeki tutamağa bağlayarak bıraktım kendi haline. Başımı ellerimin arasına alıp gözlerimi kapatarak bir süre öylece kaldım... At beni anlamış gibi gelip durdu karşımda, uysallaştı, başını önüne düşürdü... Sonra uzaklaştı mis gibi çayırların içinde debelenmeye başladı.
Bende dinlenmek için teyran tepesindeki suyun yanı başında mis gibi kokan çimenlerin üzerine sereserpe yayılıp, gözlerimi kapattım. Bunca yıldır hasretini çektiğim sesine daldım yaylaların. Kısa süreli de olsa olsa kestirmişim , tatlı bir düş içerisinde uyandım. Doğa sonsuzluğunda göz mahmurluğunu, gözlerimi ovuşturarak, buz gibi su yüzüme serperek dağ kuşlarının ötüşlerini, kanat çırpınışlarını, rüzgarın derinden gelen fısıltısının ve doğa gizeminin eşliğinde huzur soluyorum... Çimen, çiçek, toprak, kuşlar, kelebekler, böcekler; kayaların derin fısıltısı, otlardaki rüzgarın şarkısı, bütün güzellikler tek tek ruhuma işliyor...
Biraz uzanıp dinlendikten sonra ata binerek tekrar yola koyuldum. Su başlarında konaklamam, ara sıra uzanıp biraz kestirmem, çıkınımdakileri yemem, yankılı kayalara türküler okumam tarifsiz bir mutluluk ve huzurla dolduruyor içimi ama huzurlu olmama rağmen yine de bir an önce asıl özlediğim çocukluğumun geçtiği yaylara ulaşmanın sabırsızlığı vardı içimde...
Rüzgarların serin serin esişi, nazlı nazlı akışı suların alıp başka dünyalara götürüyor insanı. Bir kelebeğin kanat vuruşunu, ürperişini bir çiçeğin, bir ceylanın ürkekliğini içinizde hissediyorsunuz. ah! gülen gözleri menekşelerin, munzur bakışlı ceren geçtiğim bütün kıyılara, kırık gözyaşlarımı bırakıyorum ince duygularımı toplasam avuçlarım kanar Sonra kalktım soğukkorttan (aresar) aşağı (pırkaniyan) çokçeşmeye doğru yürüdüm. Çocukluğum hep bu yaylalarda geçmişti. Gidip çadır kurduğumuz yere oturdum, ne çok anı üşüştü belleğime. Kalkıp hayran hayran irili ufaklı pınarlara baktım, birinin kenarına oturup yanımda taşıdığım postpeynirini, taze tandır ekmeğinin içine koyup dürümleyerek büyük bir iştahla yedim, her su içtiğimde daha da yiyesim geldi.
İşte su diye bir şey vardı dünyada, su sesi vardı. Şu gördüğüm dağlar, vadiler, kayalar, yeşillikler, kuşlar, çiçekler vardı, pırıl pırıl güneş vardı. Bu yaylalar ve dağlarda sanki her şey biribiriyle konuşuyor, biribirinin dilinden anlıyor, biribirine sesleniyor. Rüzgar buluta, bulut yağmura, yağmur suya, su toprağın dilinden seslenip anlıyor...
İnsan gözlerini kapayınca suyun akışındaki heybeti duyuyor, bir kuğunun kanat vuruşunu, bir kumrunun yakarışını... Uzak yüksek dağlara, tepelere her baktığımda çocukluğumu, ilkgençliğimi anımsadım, dalıp gittim saatlerce o anılara. Sevinçlerim, umutlarım, umutsuzluklarım, korkularım, özlemlerim bir bir geçti gözlerimin önünden bir flim şeridi gibi. Sanki çocukluğum hep oralarda çıkıp gelecekmiş gibi bir özlem, bir his kaplıyordu içimi. ben ki herkese gül sunan herkesten gül isteyen bir sevdalı çocuk erken vurulmuş gençliğine ağıt yakıp durmadan üşüyen hayatın bu kirli sahnesinde
ey sevdamın nar çiçeği, ey iki damla hasret çiçeğim say ki günahsız bir çocuğum daha ben ümitlerden uzak, hayallerden uzak uçsuz bucaksız bir uçurum kıyısında nasıl yaşarım boğulur giderim hayatın kirli sularında
Geldiğim oba yerleri çoğunlukla ıssızdı, hiç kimsesi yokmuş, terkedilmiş gibi ıssızdı, derin bir sessizliğie gömülmüştü; içi boşalmış gibi bir görünüşü vardı... Garip bir his oturdu içime, derin bir boşlukta kaldım sanki bir an. Çocukluğumda buralarda her yer cıvıl cıvıl olurdu, çocuk seslerinden hayvan seslerine kadar... Gördüklerim, belleğimde kalan anılarla örtüşmüyordu...
Gözlerimi kapatıp tekrar dalıyorum uzak anılara, çocukluğumu ve ilk gençliğimi düşünüyorum. İşte yıllardır hasretiyle yandığım o dağlardayım yine, bir göl kıyısında suya daldırmışım ayaklarımı dağlara ve özlemini hep yüreğimde taşıdığım Nine’me türkü söylüyorum, rüzgarla konuşuyorum, sesimi alıp götürüyor sular... Yürek tellerimde hasret ateşleri yakarak yıllarca sönmeyen bir ateşle bu anı beklemiştim.
Ayaklarım, ben, atımla birlikte buralara kadar geldik. Özgür ruhum, yüreğim beni dağlara, doğaya doğru sürüklüyor; aklım ve ayaklarım beni kirli kentlere doğru. Birinde özgür, diğerinde esir olacaktım. Birinde kendi başıma sorumluluk üstlenmeden başımı alıp dağ dağ gidebilecektim, küçük, sakin, huzurlu özgür dünyama sığınacaktım, bir dağ dervişi gibi. Diğerinde insanların kirinden, kokuşmuşluğundan kaçıp, her şeyi göze alarak yalnızlığın sarmalında evimin küçücük bir odasına kapanıp kendime yeni bir dünya kuracaktım. Hem kendimle boğuşup hem çevremle boğuşacaktım...
Atım bu uzun yol boyunca bana yol arkadaşlığı yaptı, alıştı bana, bunca yol katetmemize rağmen bezginliğini, yorgunluğunu görmedim. Yeniden Teyran tepesine varınca saçlarımı rüzgar uçurdu, içimi bir hoşluk doldurdu. Kekik ve envai çeşit çiçeklerin kokuları reverans etti...
Bir hafta kadar daha gezip, değişik obalarda misafir kaldıktan sonra, içimde tarifsiz bir huzur ve içrahatlığıyla beraber biraz da içim burkularak ayrılıyorum oradan.
Şimdi düşündükçe o anıları, dağların doruklarında serin rüzgarların uğultuları gelip çarpıyor kulaklarıma, gittikçe serinleşiyor sanki sular, derinleşiyor duygular... Uzaklarda bir kaval sesi yayılıyor koyaklara, o dağları arıyor gözlerim her akşam, pırıl pırıl yıldızları gökyüzünde; özlemler, hiç kimsenin bilmediği, anlıyamadığı bir yangınla dalga dalga yüreğime işliyor...
İşte böyle bu uzak dağ yollarını her anımsadığımda gurbet ellerde, mahsunlaşıyor yüreğim, gözlerim, özlemim, çocukluğum... Rüzgar, su, yaprak, börtü - böcek ne varsa mahsunlaşıyor o dağlarda...
|
 |