|
kırmızı gülün hikayesi

KIRMIZI GÜLÜN HİKÂYESİ Padişah, balkona çıkmış dışarıdaki güzel kızını izliyordu. Annesi öldükten sonra bu küçük kızı ne kadar da çok sevmişti. Çünkü o, en sevdiği kadından bir yadigârdı ona. Uzun uzun izliyordu Rüya Sultan’ı. Bir yandan da dizinin dibinden ayırmaya kıyamadığı bu genç kızı, kimseye layık görmüyor kimseye vermek istemiyordu. Rüya Sultan’ı kimler istememişti ki? Ama saraya gelen herkes eli boş dönüyordu. Padişah Rüya Sultan’a bile danışmadan hiddetlenerek bu insanları kovmaktan beter ediyor sonra da kızının odasına girip evlenmek isteyip istemediğini soruyordu. Genç kızın böyle bir durum karşısında beyaz yüzüne pembelik çöküyor, padişah babam ne derse biz onu yaparız, deyip babasının elinden öpüyordu. Aslında o da gelenlerden hiçbirini beğenmemiş, babasının bu tutumunu memnuniyetle karşılamıştı. Lakin ya bir gün sever de babası yine onu kimselere vermek istemezse? İşte bu durum onun uykularını kaçırmaya yetiyordu. En az annesi kadar güzeldi. Süt gibi beyaz bir teni vardı ve sanki nurla kaplanmıştı çehresi bu da onu büyüleyici yapmaya yetiyordu. İri siyah gözleri, kan kırmızı dudakları, lüle lüle saçlarıyla saraydaki tüm insanların dikkatini topluyor, ama padişahtan korkan saray erkânı Rüya Sultan’a yaklaşamıyordu. Bir gün sarayın duvarlarında ufak çaplı bir tahribat olduğu görüldü. Sarayın sorumlusu bu işte ehil olan Duvarcı Ahmet’i çağırttı. Duvarcı Ahmet, hayatında ilk defa saraya gidiyordu. Yaşadığı yerde herkes tarafından sevilen, takdir gören, emin bir zattı. Esmerdi, uzun boyluydu ve çok duygusal bir gençti. Henüz yirmi yaşlarındaydı. İnançlı biriydi. Bu güne kadar onun hiçbir kötülüğünü, kırıcı davranışını gören olmamıştı. Annesini ve babasını küçük yaşta kaybetmiş, amcasının yanında yaşamış, sonraları amcası savaşta şehit olunca kendi hayatını kazanmak için duvarcılığı öğrenmiş ve çok geçmeden de usta bir duvarcı olmuştu. O gün sarayın bahçesinde ilerlerken birden irkildi. Terlemeye başladı. Onu götüren askeri bir an unutmuştu. Bahçede, yeşillikler içinde bir huri gördüğünü sandı. Önce gözlerine inanamadı. Rüya olduğunu düşünür gibi gözlerini ovuşturdu; ancak tüm güzelliği ile rüya sultan aynı yerindeydi. Asker, yanında göremediği duvarcının, gerisinde kaldığını fark edince hemen onun yanına gitti. Yürü sene aslanım, dedi. Ahmet büyülenmiş gibiydi. Kolundan onu çeken heybetli askere titrek sesle sordu. _ Bu güzel kız da kim ağam? Asker, tek kelimeyle: _ Rüya Sultan. Ahmet, gözünü alamadığı güzellik karşısında durgundu. Arkasına dönüp dönüp kaçamak bakışlarla Rüya Sultan’ı izliyordu. Duvarı iki günde bitirdi. İki gün sabah akşam Rüya Sultan’ı izledi durdu. Sarayın hizmetkârlarının kaldığı küçük bir odada kalmıştı. O küçük odadan geceleri hep dışarı çıkar, balkondaki güzelliği seyrederdi. Artık gitme vaktiydi. Padişahın korkusundan yanına yaklaşamadığı genç kıza uzun uzun baktı. Sultan ise, bu genç adamın kendisini izlediğinin farkındaydı. Sanki onun, onu izlemesi sultana da büyük bir mutluluk veriyor gibiydi. Gideceği zamanı sabaha kadar beklemiş, onu görmeden gitmesinden korkmuştu. Bahçeden sarayın kapısına doğru ilerleyen duvarcının yanına yaklaştı. Ahmet, gözlerinin içine bakmaya çalışan sultanın gözlerine bakamıyordu utancından. Elleri, ayakları titriyor, bütün bütün sarsılıyor, nefes almakta güçlük çekiyordu. Rüya Sultan sanki ona bir şey diyecekmiş gibi yakınlaşmış, askerin şaşkın bakışlarını fark edince son kez Ahmet’ in gözlerine bakıp onu sessizce uğurladı. Olan olmuştu. Duvarcı köyüne gittiğinde dünyası kararmış, hiç iş yapmaz, konuşmaz hale gelmişti. Aklı fikri Rüya Sultan’daydı. Her gece rüyasında gördüğü yüzü her sabah karşısına da dikilir hale gelmişti. Halk bu öksüz ve yetim duvarcının bu halini bir türlü anlamlandıramıyordu. Bazıları sarayın ihtişamının onu bu hale getirdiğini söylüyor bazıları da akıl almayacak hikâyeler uyduruyordu. Meraklanan köy halkı, evinden dışarı çıkmayan duvarcının evine gidip onu ziyaret etti. İçlerinden pek yaşlı olan biri: _ Ahmet, hele deyiver oğlum, nen var? Ahmet, zayıflamış, solup gitmişti. İhtiyarın gözlerine bakmadan: _ Hiç emmi, nem olacak iyiyim. İhtiyar adam cevaptan tatmin olmamıştı: _ Bak hele şuna. Oğul, sen bu köyde kendini öksüz ve yetim mi sanıyorsun? Sakın ha, güceniriz. Aha anan da biziz, babanda. Hele bir yol şu içine attığın derdini bize de söyle. Ölümden Başka her şeyin çaresi vardır oğul. Genç delikanlı dolu dolu gözlerle baktı. Bir anda içinde büyüyen zehri büyük bir sitemle kustu: _ Benimkinin çaresi yoktur emmi. Ben gökteki bir yıldıza vuruldum. Siz ne yıldızı söküp getirebilirsiniz bana ne de ben ondan vazgeçebilirim. Artık benden iflah olmaz. Tutun ki ben bir mecnunum. Bir mecnun için üzülüp canınızı sıkmayın. Köylüler bu bilmece gibi lafları çözmekte aciz kalmışlardı. Ahmet ne demeye ne anlatmaya çalışıyordu. İhtiyar dayanamadı ve sordu. _ Oğlum, hele söyle kim bu bahtiyar kız? Ahmet, içinde saklamaktan sıkılmıştı artık. Onu merakla izleyen gözlere baktı ve derin bir nefes çekti ciğerlerine: _ Rüya Sultan’a vuruldum. Herkes şaşkınlıkla birbirine bakıyordu. Olacak iş miydi bu? Padişahın kızını bir köylüye vermesi imkânsızdı. Bu zamana kadar böyle bir şey görülmüş, duyulmuş değildi. Hele padişahın Rüya Sultan’a düşkünlüğü düşünülürse; bu genç adamın aşkı imkân dâhilinde değildi. İhtiyar, Ahmet’in kan çanağı gözlerine baktı. Herkes unutursun, boş ver. Başka kız mı yok? Diye mırıldanırken, o kendinden emin bir tavırla: _ Üzülme Ahmet, bu imkânsız değil. Bin de bir olsa da bir umut var. Hele biz bir köy ahalisiyle birleşip sadrazama derdimizi bir anlatalım. Yarın köylünün derdini dinleme günü. Ahmet’in sönük gözleri bir an parladı. Tek bir umut kıvılcımı onu hayata döndürmeye yeterdi. Ertesi günü uykusuz ama umutlu geçirdi. Bütün gece Rabbi’ne yalvardı. Sabah köylüler, bu hatırı sayılır ihtiyarın sözlerini tartıştılar; ancak ihtiyar adam onları ikna etmeyi başardı. Diğer köylerden de olayı duyanlar, ihtiyarın peşine takılıp saraya gittiler. Padişah heybetli kayaları andıran görünüşüyle tahtını dolduruyor, çatık kaşlarını daha da çatıyordu. Sanki olayları hissediyor; ancak mani olamamanın tarifsiz acısını duyuyordu. Sadrazama gelen köylüler Ahmet’in durumunu anlattılar. Büyük bir topluluk karşısında kalan sadrazam, durumu padişaha iletmek zorunda kaldı; zira halk onu dinlemiyordu. Padişah, el etek öpen sadrazamın gözlerine kuşku dolu baktı. Durumu anlatan sadrazamın gözlerine hiddetle baktı. Sinirli bir sesle: _ Bu ne kendin bilmezliktir. Benim dünya güzeli kızım, bir duvarcıyla nasıl evlenebilir mi hiç? O duvarcı mahreme göz diken bir günahkârdır. Sadrazam padişahın karşısında tir tir titriyordu. _ Öyledir, hünkârım. Lakin halk bu adamı çok seviyor ve namusuna dürüstlüğüne yeminler ediyor. Padişah tahtından kalktı. Sinirli sinirli etrafta dolanmaya başladı. Tüm askerler ve vezirler korkudan ağızlarını bile açamıyordu. Padişahın bu hali kötü şeyler söyleyeceğini gösteriyordu ve padişah beklenen şeyi söyledi: _ Tez kafasını vurun, o kendin bilmezin. Sadrazam, padişahın buyruğuna korkulu bir sesle cevap verdi. _ Lakin ulu hünkârım, bir yığın insanı etrafında toplayan sevgili bir zatı, öldürürsek halk size darılmaz mı? İsterseniz bir huzura çağıralım ve yapamayacağı bir istekte bulunalım. Böylece olası bir galeyanı önlemiş oluruz. Hünkârım mutlak benden iyi bilir. Padişah, sadrazamın dediğini düşündü. Zekice bir plandı ve padişahta çok zeki bir adamdı. Ulu hünkâr bu teklifi kabul etti. Ertesi gün huzura kabul edilen duvarcı Ahmet, bahçede ilerlerken Rüya Sultan’ı gördü. Gözlerinde anlamsız bir kaygı ve keder vardı sultanın. Gözleriyle bir şeyler anlatmak istiyordu sanki. Nihayet padişahın huzuruna çıkan Ahmet ise korkuyordu. Fatih, Ahmet’in gözlerine baktı. Baştan aşağı genci süzdü ve o yüksek sesiyle haykırdı: _ Sen Müslüman mısın? Ahmet, bu sorunun anlamını çözemedi; ama el etek öptükten sonra: _ Elhamdülillah hünkârım. Padişah cevaptan tatmin olmamış gibi daha yüksek sesle bağırdı: _ O vakit söyle Ahmet, Müslüman adam harama bakar mı? Ahmet, bu söz karşısında erimişti. Utancından kıpkırmızı olmuştu. Daha önce hiç bu kadar ağır bir ithamla yargılanmamıştı. Sessizce konuşuverdi: _ Bakmaz devletlûm, elbet bakmaz. Ben bilirim ki haram en büyük ateştir. Lakin gözlerime perde çekmek mümkün olamadı. Kalbimi söküp atmak imkânsızdı. Uluların ulusu, cihan hâkimi hünkârım; bilesin ki göz gördü gönül sevdi. Gözlerimi çok defa söküp atmak istedim, bir daha Rüya Sultan’ı görmesin diye. Fakat kalbimi sökmeden onun aşkından kurtulamayacağımı da anladım. Padişah, karşısında duran zavallı, çaresiz, yorgun gence güvensizce baktı ve sesinin tonunu yavaşlattı: _ Demek benim biricik kızımı sevdin. Yüreğine od düştü. Muradın ise; onunla yurtlanmak öyle mi? Peki söyle bana duvarcı onun için her şeyi yapar mısın? Ahmet, hiç düşünmeden: _ Yaparım hünkârım. Kaf dağının arkasındaki Zümrüd ü Anka’yı iste, getiririm. Padişah sadrazama döndü. Söz sırası onundu. Sadrazam o zamana kadar dünyada hiç bulunmayan, görülmeyen, duyulmayan bir şey istedi Ahmet’ten. Bir tek kırmızı gül. Ahmet, kâinatta böyle bir gül olmadığını biliyordu. İtiraz etmedi. Verilen bir ay süre içinde mecnun gibi bu gülü arayacaktı. Yine de mutluydu; çünkü sevdiği için bir şeyler yapma şansına erişmişti. Bulamazsa da bu uğura ölmek umurunda bile değildi. Huzurdan sessizce ayrıldı. Bahçede hizmetkârlarıyla duran Rüya Sultan, Ahmet’i çıkışa götüren askeri uzaklaştırdı ve karşısında heyecanla hayranlıkla ona bakan genç adama: _ Bak Ahmet, can Ahmet, yüreğimdeki dert Ahmet. Ne derviş ol, ne mecnun. Babam beni sana vermez boşu boşuna sefil olup, bu uğurda ölme. Sen perişan olursan ben de olurum, sen ölürsen ben de ölürüm. Lakin babama da bir şey söyleyemem arımdan. Gel vazgeç bu sevdadan. Ahmet, duyduklarına inanamıyordu. Sevinçten ne yapacağını şaşırmıştı. Demek ki Rüya Sultan da onu seviyordu. Bu çok müthiş bir şeydi onun için. Sultana büyük bir tebessümle baktı. _ Ah rüyalarımın en ebedi sahibi! Bir bilsen ben seni ne çok seviyorum. Bu uğurda ölmek gerekiyorsa, ben ölümü de seviyorum. Bir umut bir teselli bu benim için. Ne mecnun gibi çöllerde yanmak zoruma gider ne Ferhat gibi dağları delmek… Ahmet şimdi söylediklerinizden sonra Kaf Dağını bulur sultanım. Rüya Sultan Ahmet’in gözlerine son kez baktı. Hizmetkârların uyarısıyla bahçeden ayrıldı. Ahmet, artık daha umutluydu. Aç, susuz, perişan, yorgun, uykusuz diyar diyar kırmızı gülü aradı. Herkes vazgeç artık diyordu. Ahmet, bir türlü vazgeçmiyordu. Güçten takatten düşmüştü artık. Ağlayan gözlerle Mevla’ya yalvardı. _ Rabbim, Ahmet kulunun yüreğinde bir ateş yanıyor. Belki cehennem ateşi gibi çetin bir ateş... Allah’ım, ben bu gülü bulamam. Bulup da sevgilimin saçına takamam. Ne Mecnun ne Ferhat kavuşmuşlar sevdiklerine… Bilirim, ben de kavuşamam. Allah’ım al bu canı, bu bedenden; zira ben bu ateş ile yaşayamam. Ahmet, ağlayarak Rabbine yalvarıyordu. Rüya Sultan da Ahmet’ten farklı değildi. O da bir ayın doluşuna ve efsane olan bu gencin diyar diyar, kulaktan kulağa dolaşan hikâyesine ağlayarak Rabbine yalvarıyordu. Nihayet edilen dualar sabrın altın meyvesini vermişti. Ahmet’in kan çanağı gözleri birden açıldı. Önündeki ağaçtan bir derviş çıktı ve Ahmet’e: _ Ey güzel evlat, söyle bana, ne istersen Rabbim sana onu versin, ben de aracı olayım. Ahmet, gördüğüne inanamıyordu. Sevinç gözyaşları içerisinde: _Rabbime hamd olsun. Ben ondan bir tek kırmızı gül dilerim. Derviş üç defa bu soruyu tekrarladıktan sonra: _ Anlaşıldı evlat, mal, mülk, servet derdinde değilsin. Sana bir kırmızı gül vereceğim; ama sen bana ne vereceksin? Ahmet, yırtık elbiselerine, yorgun bedenine baktı ve sonra: _ Hiçbir şeyim yok derviş, sen ne istersin? Derviş tebessümle gence baktı ve kalbini isterim, dedi. Ahmet, bu durumdan hiç şikâyetçi değildi. Adeta dervişin bunu isteyeceğini tahmin etmiş gibi: _ Al derviş, kalbim senin olsun. Lakin bunu saray da yap. Kırmızı gülü sultanımın eline verdikten sonra, kalbim de senin olsun. Derviş bu cevaptan tatmin olmamıştı. Ben kalbini şimdi isterim, sultana da gülü götürüp bunu Ahmet gönderdi derim, ne dersin? Deyince Ahmet, çaresiz durumu kabul eder. Derviş, Ahmet’in ellerini zincirler, elindeki kılıcı bu âşık gencin açık bedenine batırır ve yamacında duran beyaz güllere damlayan kan, topraktan kırmızı güller çıkarır. Ahmet gözünü yavaşça aralar. Bakar ki her şey Rabbi’nin bir sınamasıdır. Derviş çoktan gitmiştir, kendisi de hayattadır. Sevinçle yerden bir kırmızı gül koparır. Arkasına dönüp baktığında güllerin çoğaldığını görür. Koşarak saraya varır. Ahmet’ e verilen son gündür. Artık hayatından bile umut kesilen Ahmet’i sarayda gören herkes şaşırır. Padişahın huzuruna çıkarılan genç adam, bütün dikkatleri üzerinde toplamıştır. Padişah, durumu duyduğunda hiç olmadığı kadar sinirlenmiştir. Mümkün olmayacak olan şey nasıl oluvermiştir? Karşısındaki genç adamın bitkin halini görmez bile ve sorar: _ Bu kırmızı gülleri nasıl buldun? Dünyada kırmızı gül mü var ki? Sen düpedüz bizi aldatmaya çalışıyorsun. Şimdi de düzenbazlık öyle mi? Ahmet, korkusunu yenmiştir. Yüreğini tutar ve başından geçenleri ulu hünkâra anlatmaya başlar. Kanıt olarak da kalbinin yarasını gösterir; ama gördüğüne o da şaşırır. Telaş içerisinde geldiği için yarasına bakmaya vakti olmamıştır. Kalbinde La ilahe illallah yazılıdır. Bunu gören padişah ve vezirler de şaşırırlar. Padişah, genç adamı yeden kaldırır. _ Allah, dileyince olmayan oluyor. Bundan sonra bu kırmızı gülün anlamı senin bu büyük aşkınla ilgili osun. Tüm kırmızı güller seni ölümüne seviyorum anlamına gelsin. Padişah bu sözlerinin ardından kalbi yaralı genci bağrına basar. Bir müddet sonra kırmızı gül efsanesi dilden dile yayılır. Ahmet’in söylediği yerde filizlenen tomurcuk güller, tüm dünyayı çevreler hale gelir. Padişah, genç âşıkları kısa süre içinde evlendirir ve Ahmet’i de veziri yapar. Rüya Sultan ile Ahmet ömürlerinin sonuna kadar mutlu yaşarlar. Bahçelerinde aşklarının sembolü kırmızı güller açar. Derler ki; dünya da gerçek aşklar var oldukça bu kırmızı güller de var olmaya devam edecek. Zaten Ahmet’in kanıyla sulanan güller, bugün yine aynı anlamı taşımıyor mu? “ seni ölümüne seviyorum.” Son
|
 |